HİÇBİR TÜRE YABANCI KALMAZ!

Birimiz Yalan Söylüyor l Karen M. McManus

Yoruma Kapalı

21 haftadır New York Times’ın çoksatan listesinde bulunan Birimiz Yalan Söylüyor, 15 Aralık’ta Yabancı Yayınları’ndan çıkıyor!

Karen M. McManus’ın 2017’de yayımlanan romanı dört genci ve bir ölümü konu alıyor. Okuru heyecan verici ve gizemli bir maceraya sürükleyen Birimiz Yalan Söylüyor, farklı anlatım ve ölümün yarattığı şüphelere yaklaşma tarzıyla dikkat çekmekte.

Dört öğrenci ve bir ölüm.

Şimdi işiniz bağlantıları kurmak.

Herkes bu işin içinde mi yoksa birileri herkesi parmağında mı oynatıyor. Öyleyse kuklacı kim? Kukla kim?

 

“Çarpıcı konusu, hızlı ilerleyişi ve ilgi uyandırıcı karakterleri birleşerek heyecan verici, tek seferde bitirilecek bir gerilim meydana getiriyor.” —The Guardian

“McManus bir esrarı nasıl yaratacağını iyi biliyor ama romanın asıl cazibesi, her karakterin çıktığı yolculukta yatıyor. Yazar stereotiplerden ustaca kaçınarak karakterlerine nüanslar eklerken, bir de ara ara ilgi çekici ayrıntıları kurguya yerleştirmeyi başarıyor. Demem o ki çantalarınızda Birimiz Yalan Söylüyor’a yer açın, çünkü bu sürükleyici kitabı elinizden bırakmak istemeyeceksiniz.”   —Entertainment Weekly

 

Birimiz Yalan Söylüyor ön okuma metni:

BİRİNCİ KISIM

 

SIMON DİYOR Kİ

 

Birinci Bölüm

 

Bronwyn

 

24 Eylül Pazartesi, 14.55

 

Bir seks kaseti, bir hamilelik korkusu, iki aldatma skandalı. Üstelik bunlar yalnızca bu haftanın gelişmeleri. Eğer Bayview Lisesi’ni, Simon Kelleher’in dedikodu uygulaması Dedikodu Kazanı’ndan tanısaydınız, öğrencilerin derse girecek zamanı nasıl bulduğuna şaşardınız.

Omzumun üzerinden biri, “O haberler eskidi Bronwyn,” dedi. “Sen bir de yarınkini gör.”

Kahretsin. Dedikodu Kazanı okurken birine yakalanmaktan hiç hoşlanmıyordum, hele de uygulamanın yaratıcısına. Cep telefonumu kaldırıp dolabımın kapısını kapattım. “Yine kimlerin hayatını mahvedeceksin Simon?”

Ben çıkış kapısına akın eden öğrencilere doğru yürürken, Simon da bana ayak uydurdu. “Amme hizmeti,” diyerek ilgisizce elini salladı. “Şu özel ders verdiğin çocuk var ya, Reggie Crawley? Yatak odasına kamera kurduğunu bilmek istemez miydin?”

Yanıt verme zahmetine girmedim. Simon’ın vicdan muhasebesi yapma ihtimali ne kadarsa, benim o esrarkeş Reggie Crawley’nin yatak odasına uğrama ihtimalim de o kadardı herhalde.

“Hem zaten kendileri kaşınıyorlar. İnsanlar yalan söylemese, birbirini aldatmasa, bana iş düşmezdi.” Simon’ın uçuk mavi gözleri attığım uzun adımlara takıldı. “Nereye gidiyorsun böyle koştur koştur? Kendini fazladan aldığın derslerin başarısına boğmaya mı?”

Keşke. Tam da o sırada alay edercesine telefonum çaldı: Matematik yarışmasına hazırlık, saat üçte, Epoch Coffee. Ardından da takım arkadaşlarımdan birinden mesaj geldi: Evan burada.

Tabii ki oradaydı. Sevimli matematik yarışmacısı Evan (bu düşündüğünüz gibi bir oksimoron değil) gelmek için daima benim gelemediğim zamanı buluyordu anlaşılan.

“Pek sayılmaz,” dedim. Özellikle son zamanlarda geliştirdiğim genel bir kural uyarınca, Simon’a elimden geldiğince az bilgi vermeye çalışıyordum. Arka merdivenlere çıkmak için, Bayview Lisesi’nin pespaye asıl binası ile havadar ve aydınlık yeni kanadı arasında bir sınır işlevi gören, yeşil metal kapıları ittirdik. Her yıl daha fazla sayıda varlıklı aile, San Diego’da yaşam onlara fazla pahalı geldiğinden yirmi beş kilometre doğularındaki Bayview’a geliyor ve ödedikleri vergilerin karşılığında, alçı tavanlı ve çatlak fayanslı okullardan daha iyi bir eğitim merkeziyle karşılaşacaklarını düşünüyorlardı.

Bay Avery’nin üçüncü kattaki laboratuvarına vardığımda, Simon hâlâ peşimdeydi. Kollarımı kavuşturup hafifçe Simon’a döndüm. “Yapacak işin yok mu senin?”

Simon, “Var. Cezaya kalacağım,” dedi ve yoluma devam etmemi bekledi. Ben kapının kulpunu tutunca da bir kahkaha patlattı. “Şaka yapıyorsun. Sen de mi? Suçun ne?”

“Haksız yere suçlandım,” diye mırıldanarak kapıyı açtım. İçeride bizden önce gelen üç öğrenci oturuyordu. Durup kimler var diye bakındım. Görmeyi beklediğim bir ekip değildi. Biri hariç.

Nate Macauley sandalyesinde kaykılarak bana pis pis sırıttı. “Yolunu mu kaybettin? Burası ceza sınıfı, öğrenci konseyi değil.”

Nate iyi bilirdi tabii. Beşinci sınıftan beri başı beladan kurtulmuyordu. Biz de en son o sıralarda konuşmuştuk. Dönen dedikodulara göre, Bayview polis teşkilatı Nate’i… falanca bir suçtan şartlı tahliye etmişti. Belki alkollü araç kullanmaktan, belki de uyuşturucu satıcılığından. Adı torbacıya çıkmış durumdaydı ama benim bu konudaki bilgim tamamen teorikti.

“Yorumunuzu kendinize saklayın.” Bay Avery elindeki dosyada bir şeyi işaretledikten sonra, Simon’ın arkasından kapıyı kapattı. Arka duvardaki sıra sıra yüksek kemerli pencerelerden, üçgen hüzmeler halinde akşamüstü güneşi vuruyor, aşağıdaki otoparkın arkasındaki sahadan da belli belirsiz futbol antrenmanı sesleri geliyordu.

Ben bir sıraya otururken bir parça kâğıdı avucunda beyzbol topu gibi buruşturan Cooper Clay, “Addy dikkat,” diye fısıldayarak topu karşısındaki kıza attı. Addy Prentiss gözlerini kırpıştırıp tereddütle gülümserken kâğıt top yere düştü.

Duvar saati milim milim üçe yaklaşırken karşı koyamadığım bir haksızlığa uğramışlık hissiyle saatin hareketini izledim. Burada bulunmam bir hataydı. Şu an Epoch Coffee’de, bir yandan diferansiyel denklemlere çalışırken, bir yandan da Evan Neiman’a acemice kur yapıyor olmalıydım.

Bay Avery hiç soru sormadan, direkt ceza veren tiplerdendi ama belki fikrini değiştirmek için hâlâ zamanım vardı. Boğazımı temizleyerek elimi kaldırmaya davranınca Nate’in pişmiş kelle gibi sırıttığını fark ettim. “Bay Avery, bulduğunuz telefon benim değildi. Çantama nasıl girmiş bilmiyorum. Benimki bu işte,” diyerek karpuz desenli kılıfının içindeki iPhone’umu salladım.

İşin doğrusu, Bay Avery’nin laboratuvarına cep telefonu getirmek için budalanın teki olmanız gerekirdi. Telefon konusunda son derece katı bir tutum içindeydi ve sanki kendisi havaalanı güvenlik şefiymiş, bizlerse arananlar listesindeymişiz gibi, her dersinin ilk on dakikasını sırt çantalarımızı eşelemeye ayırırdı. O yüzden telefonumu her zamanki gibi dolabımda bırakmıştım.

“Senin de mi?” Addy öyle bir hızla bana döndü ki şampuan reklamlarını andıran sarı saçları omuzlarında savruldu. Buraya tek başına gelmesi için erkek arkadaşını ameliyatla aldırılması gerekmişti kesin. “Benim de değildi.”

“Benimle birlikte üç ettik,” diye lafa girdi Cooper. Güneyli aksanı yüzünden kulağa öç gibi gelmişti. Cooper ile Addy şaşkın şaşkın bakışınca, aynı grupta takılmalarına karşın bunu neden şimdi öğrendiklerini merak ettim. Belki de aşırı popüler insanların konuşacak başka bir sürü şeyi vardı da sıra bir türlü haksız yere verilen cezalara gelmiyordu.

“Biri bize pusu kurdu!” Dirseklerini masaya dayayarak öne eğilen Simon, zembereğinden boşanıp yeni dedikodunun üzerine fırlamaya hazır bir ok gibi görünüyordu. Boş sınıfın ortasında toplaşan biz dört kişiye teker teker baktıktan sonra, bakışlarını Nate’e çevirdi. “Çoğunun sicili temiz bir grup öğrenciyi kim, ne diye tuzağa düşürüp cezaya göndermek ister ki? Valla, bilemiyorum ama bence böyle bir şeyi yapsa yapsa, tüm zamanını burada geçiren biri eğlenmek için yapmıştır.”

Nate’e baktım ama bir türlü aklımda canlandıramadım. Birini cezaya göndermek için kumpas kurmak bir hayli uğraş gerektirirdi, oysa karmakarışık siyah saçlarından pejmürde deri ceketine kadar, Nate’in her şeyi hiç uğraşamam diye haykırıyordu. Hatta haykırırken de esniyordu sanki. Nate bana baktı ama tek kelime etmeden sandalyesinde iyice kaykılmaktan başka bir şey yapmadı. Bir milim daha geri gitse tepe taklak düşecekti.

Cooper oturduğu yerde doğruldu, Kaptan Amerika çehresi asılmıştı. “Durun bir dakika. Ben bir karışıklık oldu sanmıştım ama aynı şey hepimizin başına geldiyse biri bir eşek şakası yapıyor demek ki. Ben de bu yüzden beyzbol antrenmanımı kaçırıyorum,” dedi. Bunu öyle bir şekilde söylemişti ki duyan, çocuk kalp cerrahıydı da hayat kurtaracak bir ameliyata girmesi engelleniyor sanırdı.

Bay Avery gözlerini devirdi. “Komplo teorilerinizi başka bir öğretmene saklayın. Ben yemem. Hepiniz derse telefon getirmenin yasak olduğunu bile bile, kuralları ihlal ettiniz.” Simon’a özellikle ters bir bakış attı. Öğretmenler Dedikodu Kazanı uygulamasının varlığını biliyordu ama engellemek için ellerinden pek bir şey gelmiyordu. Simon insanlardan söz ederken yalnızca adlarının baş harflerini kullanıyor, okulda da bu konu hakkında hiç açık açık konuşmuyordu. “Şimdi beni dinleyin. Dörde kadar buradasınız. Sizlerden, teknolojinin Amerikan liselerini nasıl mahvettiğini anlatan beş yüzer sözcüklük birer kompozisyon yazmanızı istiyorum. Kurallara uymayan, yarın yine cezaya kalır.”

“Neyle yazacağız?” diye sordu Addy. “Burada bilgisayar yok ki.” Sınıfların çoğunda bilgisayar vardı ama görünüşe göre, emeklilik yaşı on yıl önce gelen Bay Avery ayak diriyordu.

Bay Avery, Addy’nin masasına gelerek önündeki çizgili, sarı not defterinin kenarına vurdu. Hepimizin önünde bundan bir tane vardı. “El yazısının büyüsünü keşfedin. Unutulmuş sanatlarımızdan biridir.”

Addy’nin kalp biçimli, güzel yüzünü bir şaşkınlık kapladı. “Ama beş yüz kelimeye ulaştığımızı nasıl anlayacağız ki?”

“Sayarak,” diye yanıtladı Bay Avery. Gözleri, hâlâ elimde tuttuğum telefona dikiliydi. “Siz de verin şunu Bayan Rojas.”

“Telefonuma ikinci kez el koymanız size hiç tuhaf gelmiyor mu? Kimin iki tane telefonu vardır ki?” diye sordum. Nate öyle kısa ve hızlı sırıttı ki neredeyse fark etmiyordum. “Ciddiyim Bay Avery, biri bizimle oyun oynuyor.”

Kar beyaz bıyıkları huzursuzlukla seğiren Bay Avery, uzattığı eliyle işaret etti. “Telefonunuz Bayan Rojas. Tabii buraya tekrar gelmek istemiyorsanız.” Ben içimi çekerek telefonumu verirken Bay Avery de kınayan bakışlarla diğerlerine baktı. “Bugün sizden aldığım telefonlar masamda duruyor. Cezanız bittikten sonra telefonlarınızı geri alabilirsiniz.” Addy ile Cooper, herhalde gerçek telefonları sırt çantalarında güvende olduğu için, hallerinden memnun bir ifadeyle bakıştılar.

Bay Avery, telefonumu bir çekmeceye attıktan sonra, masasına oturup kitabını açarak önümüzdeki bir saat boyunca bizi görmezden gelmeye hazırlandı. Çıkardığım kalemi, sarı not defterime vurarak ödev konusunu düşündüm. Acaba Bay Avery teknolojinin gerçekten de okulları mahvettiğine inanıyor muydu? Birkaç kaçak cep telefonu yüzünden böyle iddialı bir laf edilir miydi? Belki de bizi deniyordu, düşüncesini onaylamamızı değil de karşı çıkmamızı bekliyordu.

Nate’e bir bakış attım, not defterinin üstüne eğilmiş büyük harflerle defalarca bilgisayarlar berbattır, yazıyordu.

Galiba buna gereğinden fazla kafa yoruyordum.

 

 

Cooper

24 Eylül Pazartesi, 15.05

 

Birkaç dakika içinde ellerim ağrımaya başladı. Halim içler acısıydı, en son ne zaman elle bir şey yazdığımı anımsamıyordum. Üstelik sağ elimle yazıyordum, bu da sağ elimi yıllardır kullanmama karşın hâlâ bana doğal gelmiyordu. Babam, ikinci sınıfta beni ilk kez atış yaparken gördükten sonra, ısrarla sağ elle yazmayı öğrenmemi istemişti. Sol kolun altın değerinde, demişti. Sol kolunu anlamsız ıvır zıvırlar için kullanma. Ivır zıvır dediği de babama göre atış dışında kalan her şeydi.

İşte o sıralar Cooperstown’daki beyzbol onur salonuna ithafen bana Cooperstown demeye başladı. Sekiz yaşında bir çocuğa baskı uygulamanın keyfi başkadır.

Sırt çantasına uzanan Simon, teker teker bütün fermuarları açıp bir şeyler arandı. Çantayı kucağına koyup içine baktı. “Su şişem ne cehenneme gitti?”

“Konuşmak yok Bay Kelleher,” dedi Bay Avery başını kaldırmadan.

“Biliyorum ama… su şişem kayıp. Çok da susadım.”

Bay Avery sınıfın arka tarafındaki lavaboyu işaret etti. Lavabonun tezgâhı Beherglaslarla ve petri kutularıyla doluydu. “Gidip için. Ses çıkarmadan.”

Ayağa kalkan Simon, tezgâhtaki bardaklardan birini alıp musluktan su doldurdu. Ardından sırasına dönüp bardağını masasının üstüne koydu ama anlaşılan kafası sistematik bir biçimde yazı yazan Nate’e takılmıştı. “Oğlum,” diyerek, spor ayakkabısıyla Nate’ın masasının bacağına vurdu. “Cidden, uyuzluk olsun diye çantamıza o telefonları sen mi koydun?”

Bay Avery başını kaldırıp kaşlarını çattı. “Ses çıkarmadan dedim, Bay Kelleher.”

Nate arkasına yaslanıp kollarını kavuşturdu. “Neden böyle bir şey yapayım ki?”

Simon omuzlarını silkti. “Böyle bir şeyi insan neden yapar ki? Belki de bugün artık cezaya kalacak ne halt ettiysen, yalnız olmamak için yapmışsındır.”

“İkinizden biri tek kelime daha ederse yarın da cezaya kalır,” diye uyardı Bay Avery.

Simon yine de ağzını açtı ama konuşmaya fırsat bulamadan, önce acı bir tekerlek sesi, ardından da iki arabanın birbirine çarpışı duyuldu. Addy’nin nefesi kesildi, bense sanki biri bana arkadan çarpmış gibi sırama tutundum. Konunun dağılmasına sevinmiş görünen Nate ise ayağa kalkıp pencereye giden ilk kişi oldu. “Okul otoparkında kim kaza yapar ki?” diye sordu.

İzin istercesine Bay Avery’ye bakan Bronwyn, Bay Avery masasından kalkınca yerinden kalkıp pencereye yöneldi. Addy de Bronwyn’in peşinden gidince yerimden kalktım. Neler oluyordu anlayalım bari. Ben dışarı bakmak için pervaza yaslanırken, yanıma gelen Simon alaylı bir kahkaha atarak aşağıdaki olayı izledi.

Biri eksi püskü ve kırmızı, öteki alelade, gri renkli iki araba dik açıyla çarpışmıştı. Hepimiz sessizce arabalara bakarken, Bay Avery bıkkın bıkkın içini çekti. “Ben gidip yaralanan var mı bakayım.” Gözlerini üzerimizde gezdirdikten sonra, Bronwyn’in aramızdaki en sorumluluk sahibi kişi olduğuna karar verdi. “Bayan Rojas, ben dönene kadar sınıfın sessiz kalmasını sağlayın.”

“Tamam,” diyen Bronwyn, Nate’e gergin bir bakış attı. Pencerede kalıp olay yerine baktık. Bay Avery veya başka bir öğretmen daha ortaya çıkamadan, iki araba da motorlarını çalıştırıp otoparktan çıktı.

“Tam bir hayal kırıklığı,” dedi Simon. Sırasına dönüp kupasını eline aldı ama oturacağına sınıfın ön tarafına doğru yürüyerek periyodik cetveli gözden geçirmeye koyuldu. Dışarı çıkacakmış gibi koridora meyletti ama sonra bize dönüp kadeh kaldırıyormuşçasına bardağını havaya uzattı. “Su isteyen var mı?”

“Ben isterim,” dedi Addy, sırasına oturarak.

“Kalk da al o zaman prenses.” Simon pis pis sırıttı. Addy oturduğu yerde gözlerini devirirken, Simon da Bay Avery’nin masasına yaslandı. “Kelimenin tam anlamıyla, ha? Artık mezunlar günü de bittiğine, neyle oyalanacaksın bakalım? Mezuniyet balosuna da daha çok var.”

Addy bir şey söylemeden bana baktı. Kızı suçlamıyordum. Konu arkadaşlarımız olunca, Simon’ın düşünceleri hemen hiçbir zaman iyi bir yere varmazdı. Popüler olup olmamak umurunda değilmiş gibi davranırdı ama geçen bahar, en sonunda üçüncü sınıf yılsonu balosu komitesine seçildiğinde, burnu havalardaydı. Oy karşılığında birilerinin sırrını saklamayı vaat etmediği sürece, o komiteye nasıl seçildiğine akıl sır erdiremiyordum.

Gerçi geçen haftaki mezunlar günü komitesinde ortalarda gözükmemişti. Ben kral seçilmiştim, o yüzden belki beni de taciz edilecekler listesi midir ne halttır, ona eklemişti.

Addy’nin yanına oturarak, “Ne demek istiyorsun Simon?” diye sordum. Addy ile pek yakın sayılmazdık ama kıza karşı bir koruma içgüdüsü duyuyordum. Birinci sınıftan beri en yakın arkadaşımla çıkıyordu, tatlı bir kızdı. Ayrıca Simon gibi yapışkan tiplere haddini bildirebilecek biri değildi.

“O bir prenses, sen sporcusun,” dedi. Çenesini önce Bronwyn’e, sonra da Nate’e doğru çevirdi. “Sen zekisin, sen de bir suçlusun. Hepiniz ayaklı gençlik filmi klişelerisiniz.”

“Peki ya sen?” diye sordu Bronwyn. Bir süredir pencerenin kenarında dikilen Bronwyn, şimdi masasına gelip sırasının üstüne oturdu. Bacak bacak üstüne atıp atkuyruğu yaptığı siyah saçlarını omzundan aşağı sarkıttı. Bu yıl kızın üstünde bir tatlılık vardı. Yeni gözlüklerinden miydi acaba? Yoksa uzamış saçlarından mı? Bir anda, şu seksi çalışkan tiplere dönüşüvermişti.

“Ben her şeyi bilen tanrısal anlatıcıyım,” dedi Simon.

Bronwyn’in kaşları, siyah gözlük çerçevelerinin üstüne yükseldi. “Gençlik filmlerinde böyle bir şey yoktur.”

“Ah, Bronwyn, ah.” Simon göz kırparak suyunu lıkır lıkır içti. “Ama gerçek hayatta vardır.”

Tehdit edermiş gibi bir hali vardı, acaba Brownyn hakkında o aptal uygulamasına koyacak bir şey mi öğrenmişti? Nefret ediyordum o zımbırtıdan. Orada neredeyse bütün arkadaşlarım hakkında öyle ya da böyle bir şeyler yayınlanmıştı, bazen ciddi boyutta sorunlara yol açıyordu. Yakın arkadaşım Luis ile kız arkadaşı, Simon’ın yazdığı bir şey yüzünden ayrılmıştı. Gerçi Luis’in kız arkadaşının kuzeniyle takıldığı yalan değildi ama olsun yani. İlle de yayınlanması gerekmiyordu. Koridor dedikodusu yeterince kötüydü zaten.

Ayrıca açık konuşmak gerekirse, kafa yorduğu takdirde Simon’ın benim hakkımda yazabileceklerini düşündükçe ödüm kopuyordu.

Simon suratını ekşiterek bardağını havaya kaldırdı. “Tadı bok gibi.” Bardağını elinden düşürünce, dram yaratmaya çalıştığını düşünerek gözlerimi devirdim. Simon yere yığıldığında bile, hâlâ dalga geçtiğini düşünüyordum. Fakat derken hırıltılı hırıltılı nefes alıp vermeye başladı.

Ayağa fırlayıp Simon’ın yanına ilk giden Bronwyn’di. “Simon,” diyerek, çocuğun omuzlarını sarstı. “İyi misin? Ne oldu? Konuşabiliyor musun?” Sesindeki kaygı, paniğe dönüşünce yerimden fırladım. Fakat benden hızlı davranan Nate, beni iterek geçti ve Bronwyn’in yanına çömeldi.

Simon’ın tuğla kırmızısına dönen yüzünü inceleyerek, “İğne,” dedi. “İğnen var mı?” Simon, bir eliyle boğazını kavramış, deliler gibi evet anlamında başını sallıyordu. Acil müdahale yapacağını sandığımdan, duvardaki panodan bir topluiğne kaptığım gibi Nate’e uzatmaya kalkıştım. Nate ise bana omuzlarımın üstünde ikinci bir kafa çıkmış gibi baktı. “Adrenalin iğnesi,” diyerek, Simon’ın sırt çantasını aramaya başladı. “Alerjik bir reaksiyon geçiriyor.”

Ayağa kalkan Addy tek kelime etmeden kendisine sarıldı. Bronwyn kıpkırmızı bir yüzle bana döndü. “Ben bir öğretmen bulup acil servisi arayacağım. Sen yanında kal, tamam mı?” Bay Avery’nin çekmecesinden telefonunu kaptığı gibi, koridora koştu.

Simon’ın yanı başında diz çöktüm. Gözleri pörtlemiş ve dudakları morarmıştı, boğuluyormuş gibi korkunç sesler çıkarıyordu. Nate, Simon’ın çantasında ne var ne yok yere boşalttıktan sonra kitap, kâğıt ve giysi yığını arasında bir şeyler aradı. “Simon, iğneyi nerede tutuyorsun?” diye sorarak, çantanın küçük ön bölmesini yırtarcasına açtı ama çıkara çıkara iki kalem ile bir anahtarlık çıkardı.

Simon’ın konuşacak hali kalmamıştı gerçi. Bir işe yarayacakmış gibi, terlemiş avucumu Simon’ın omzuna koydum. “Bi’ şeyiin yok, düzelceksin. Yardım çağırdık.” Sesimin gittikçe yoğunlaşarak pekmez kıvamına geldiğini duyabiliyordum. Stres altındayken aksanım kendisini belli ederdi. Nate’e dönüp, “Boğuulmadına emin misin?” diye sordum. Belki de saçma sapan bir tıbbi iğneye değil de Heimlich manevrasına ihtiyacı vardı.

Beni duymazdan gelen Nate, Simon’ın boş sırt çantasını bir yana fırlattı. “Hasiktir!” diye bağırarak yumruğunu yere indirdi. “Üstünde mi Simon? Simon!” Simon’ın gözleri yukarı kayarken, Nate çocuğun ceplerini karıştırdı ama buruşmuş bir mendil dışında bir şey bulamadı.

Uzaktan ambulans sireni çalarken, Bay Avery ile iki öğretmen, peşlerinde telefonuyla konuşan Bronwyn ile birlikte, sınıfa daldı. Nate, “EpiPen’ini[1] bulamıyoruz,” diye durumu özetleyerek, Simon’ın eşyalarından oluşan yığını işaret etti.

Bay Avery korkudan ağzı bir karış açık bir halde, bir saniyeliğine Simon’a baktıktan sonra bana döndü. “Cooper, revirde EpiPen vardır. Kolayca görünecek bir şekilde etiketlenmiştir. Çabuk!”

Koşarak koridora çıktım. Arkamdaki ayak seslerinin zayıfladığını işiterek, hızlı adımlarla arka merdivenlere ulaşıp kapıyı açtım. Basamakları üçer üçer inerek birinci kata vardıktan sonra, etrafta dolaşan birkaç öğrencinin arasından geçerek revire vardım. Kapı aralıktı ama içeride kimse yoktu.

Revir daracık bir yerdi, pencerelerin önünde muayene masası vardı, solumdaysa kocaman gri bir dolap yükseliyordu. Odayı gözden geçirirken, duvara monte edilmiş, kırmızı büyük harflerle bir şeyler yazan iki beyaz kutu gözüme takıldı. Birinde ACİL DURUM DEFİBRİLATÖRÜ, ötekindeyse ACİL DURUM ADRENALİN ENJEKTÖRÜ yazıyordu. İkincisinin mandalını çevirip açtım.

İçinde hiçbir şey yoktu.

Öteki kutuyu açtım. İçinde üzerinde kalp resmi bulunan, plastik bir aygıt vardı. Adrenalin enjektörü olmadığına emindim, o yüzden gri dolabı karıştırmaya başlayarak bandaj ve aspirin kutularını çıkardım. Aralarında iğneye benzer bir şey göremiyordum.

“Cooper, buldun mu?” Bay Avery ve Bronwyn ile birlikte laboratuvara giren öğretmelerden biri olan Bayan Grayson, odaya daldı. Soluk soluğa bir halde yan tarafını tutuyordu.

Duvara monte edilmiş boş kutuyu işaret ettim. “Burada olması gerekiyordu, değil mi? Ama yok.”

“Malzeme dolabına bak,” dedi Bayan Grayson, oysa yere saçılmış bandaj kutularından belli olduğu üzere çoktan bakmıştım. Bir öğretmen daha bize katılınca, gittikçe yaklaşan siren eşliğinde, reviri didik didik aradık. Son dolabı açtığımızda, Bayan Grayson elinin tersiyle alnında biriken teri sildi. “Cooper, git de Bay Avery’ye henüz bir şey bulamadığımızı söyle. Biz Bay Contos ile aramayı sürdürürüz.”

Bay Avery’nin laboratuvarına sağlık ekibiyle aynı anda vardım. Lacivert üniformalı üç sağlık görevlisi gelmişti, ikisi uzun, beyaz bir sedyeyi itiyor, ötekiyse kapının önünde toplaşmış küçük kalabalığı dağıtmak için önden koşturuyordu. Hepsinin girmesini bekledikten sonra, arkalarından içeri daldım. Bay Avery, sarı gömleği dağılmış bir halde kara tahtanın yanına yığılmıştı. “İğneleri bulamadık,” dedim.

Sağlık ekibinden biri Simon’ın göğsüne bir iğne sapladı, ardından diğer ikisi çocuğu sedyeye kaldırırken Bay Avery titreyen elini, incecik beyaz saçlarında gezdirdi. “Tanrı bu çocuğun yardımcısı olsun,” diye fısıldadı. Sanırım benden çok kendi kendine konuşuyordu.

Yanaklarından yaşlar süzülen Addy, uzaklaşıp bir kenara çekildi. Ben Addy’nin yanına gidip kolumu kızın omzuna atarken, sağlık ekibi Simon’ın sedyesini koridora çıkardı. İçlerinden biri Bay Avery’ye, “Siz de gelebilir misiniz?” diye sordu. Bay Avery başıyla onaylayıp peşlerinden dışarı çıkınca şoka girmiş birkaç öğretmen ve Simon ile birlikte cezaya kalan biz dört öğrenci dışında, sınıf bomboş kaldı.

Buraya geleli en fazla on beş dakika olmuştu herhalde ama sanki saatler geçmiş gibi geliyordu.

“Şimdi iyi midir?” diye sordu Addy boğuk bir sesle. Bronwyn, telefonunu dua etmek için kullanıyormuş gibi avuçlarının arasına kıstırmıştı. Başka öğretmenlerle öğrenciler içeri girmeye başlayınca Nate elleri belinde kapıya baktı.

“Dürüst davranacak ve hayır diyeceğim,” dedi.

 

[1] (İng.) Epinephrine Pen, adrenalin enjektörü. –çn