HİÇBİR TÜRE YABANCI KALMAZ!

Paris Mimarı | Fransa’nın ‘öteki’ yüzü – StarKitap

Yoruma Kapalı
paris mimari

Anıtları, sanatsal ve kültürel yaşamı ile bilinen Paris, dünya tarihinde önemli bir şehir olmakla birlikte, ekonomik ve politik merkezler arasında da yer almakta ve uluslararası taşımacılığın geçiş noktalarından birini oluşturmakta. Moda ve lüksün dünya başkenti “Işık Şehir” diye de anılmakta. Grande Arche, Zafer Anıtı, Şanzelize, Concorde Meydanı, Louvre Müzesi, Eyfel Kulesi,  Moluen Rouge  ve nice görkemli mekânlarıyla kültür, sanat, moda ve romantizm şehri Paris, gezmeye doyamayacağınız, aklınızı ve kalbinizi bırakacağınız bir yer. Değil mi ki Nazım’a da “Hangi şaraba benzer? / Paris. / İlk bardağı içersin / buruktur, / ikincide dumanı vurur başına, / üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın. / Garson bir şişe daha getir! / Ve artık nerde olsan, nereye gitsen / Paris’in ayyaşısın iki gözüm,” dizelerini yazdırmıştır bu şehir.

Paris şehrinin özlü sözü  Il est battu par les flots sans être submergé “ yani “Sallanır ama batmaz” şehrin armasındaki  gemiyi anlatmak için kullanılır. Bu gemi Ortaçağ’da şehri yöneten güçlü “Gemiciler”in kurduğu birliği sembolize eder. Şehrin koruyucusu, V. yüzyılda Attila‘yı şehri yıkmaması için ikna ettiğine inanılan Azize Geneviève’dir. Ne yazık ki Azize’nin ve şehrin füsunkâr gücü Almanlar’ın 14 Haziran 1940’da Paris’e girmesine engel olamamıştır. Almanlar’ın Polonya harekâtı esnasında Fransızların batıdaki güçsüz ve boş sayılabilecek Alman hatlarına saldırmaması, batı cephesinde etkili Alman propogandasının durdurulamaması, Fransız siyasetinin iç çekişmeleri ve Fransız sermayedarlarının ülkesine ihaneti, 1934-38 yılları arasındaki Fransız ve İngiliz askeri harcamalarının toplamının tek başına Alman askeri harcamalarına yetişememesi, halkın yeterli hevese sahip olmaması, basının karşı propaganda yürütememesi bu defa Paris’in iyice sallanmasına, batmaktan son anda kurtulmasına yol açmış; böylelikle tek hedefe kitlenmiş ve bütün imkânlarını bu uğurda seferber etmiş Almanlar karşısında Fransa’nın yazgısı değişmeye başlamıştır.

Charles Belfoure’un ilk romanı “Paris Mimarı”nda yayılmacı Hitler faşizminin işgali altındaki Paris’te toplumun farklı kesimleri üzerine projektör tutulur. Arka planda işgalcilere çıkar hesaplarıyla bağlı olan yönetici elit ile burjuvazi, diğer yanda faşizme karşı yurt savunması için örgütlenen direnişçiler bu saflaşmanın iki farklı kesimini oluşturmaktadır. İşgal günlerinde, her şeylerini geride bırakarak, kafileler halinde kenti terk eden, edemeyip gizlenmek zorunda kalan Parislilerin trajedisi, direniş hareketini örgütleme çabaları, Parislilerin işgale, direnişçilere ve özellikle Yahudilere bakışı… O günlerin politik dalgalanmaları içerisinde ayakta kalmaya çabalayan Fransasını yansıtan romanın kahramanı Lucien Bernard’ın öyküsü… “Danzig için ölmeye değer mi?” cümlesinin yaygın bir söyleyiş olarak halkın önemli bir kısmının duruma bakış açısını yansıttığı günlerde yabancı olana, ötekileştirilene yardım etmenin, başkası uğruna yahut erdemli olmak adına hayatını riske atmanın öyküsü.

Romanın yazarı gibi mimar olan başkarakter Lucien’in gözlerinden II. Dünya Savaşı’nın panaromasını izliyor, kimi zaman işgal altındaki Fransa’nın yaşanan korkunçluklara karşın sergilediği kayıtsızlığına hayret ediyor kimi zaman da korkunun, yokluğun, karaborsaya düşen tereyağının, karneyle dağıtılan gıdanın insanlarda filizlendirdiği yoksunluğu kanıksıyorsunuz. İşgalcilerle kol kola gezen Paris burjuvası, dehşete düşmüş, sessizliğe bürünmüş Parisliler, direnişçiler… Lucien de hayatta kalmayı başarmış ancak parasız ve mutsuz bir adam, dahası sanatını icra edemeyen modern bir mimar.

Saygın bir iş adamı olan Manet’in iş teklifiyle hayatı tamamen değişmeye başlayan Lucien’in roman boyunca dönüşen, evrilen karakteri insanlığın, insan olmanın, erdemliliğin bir izdüşümü adeta. Bir yandan Gestapo’ya fabrikalar tasarlarken öte yandan Yahudilere gizlenmeleri için zekice yerler düzenleyen Lucien kurgu ilerledikçe aşkı, dostluğu, evladını bulacak; insanın, paranın ve sanatın önünde olduğunu kanıksayacaktır.

“Paris Mimarı”; II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönemle, Yahudi soykırımıyla ilgili yazılan nice romandan savaşın karanlık yanlarına karşı insan doğasının iyi yönlerini göstermesi ve sanat dallarını tarihle harmanlayarak okurda edebi bir tat bırakması bakımından ayrılıyor. Bahsi geçen tarihi karakterler, mekânlar, şehirler; sanat eserleri, mimari öğeler Lucien’in, yaşanan soykırımın ve acılarının tamamlayanları haline gelmiş, böylelikle yazar yoksunluğu ve yoksulluğu melodramın veya sıradanlığın tuzağına düşmeden kalemini gerçeğin tam ortasına batırarak sonunda umudu fısıldayan bir atmosfer kurmuş.

Başlarda para kazanmak için yaptığı gizlenme tasarımları zamanla Lucien için bir oyun halini almışken, ufak bir ayrıntıyı gözden kaçırması ve beklenmedik bir olayın gerçekleşmesi nedeniyle gizlenmesine dolaylı da olsa yardım ettiği Yahudi bir çift ölünce Lucien’in düşünceleri, hisleri, yaşamı yeniden biçimlenmeye başlar ve Lucien seçimini yapar, ne uğruna savaşacağının, hayatta kalacağının veya öleceğinin hesabını yapmaya girişir.

Gestapo subayı Herzog’u sanatsever, dostane ve sempatik; Lucien’i de hikâyenin başlangıcında çıkar hesapları yapan karakterler olarak yaratan yazar aynı zamanda salt iyi veya kötü olunamayacağını da vurgular. Böylelikle bir dönem kurgusu olmasına rağmen okurun zihninde çokça soru biriktirmeyi başarır: Kötülerin veya iyilerin ayrımına nasıl varılır? Benzer bir savaş deneyimi yaşadığımız dönemde gerçekleşse bizim, yakınlarımızın, iyi ve doğru bildiklerimizin tavrı hangi yönde gelişir? Dahası barış içindeyken bile insanları ötekileştirip hor görmeyi başarabiliyorsak savaşın, yokluğun, kıtlığın, ölümün kol gezdiği bir dönemde benmerkezcilikten nasıl kurtulunabilir?

Charles Belfoure; Lucien’in penceresinden Parislilerin acılarını; yiyecek, giyecek için kapışmalarını, biteviye korkularını, direnişçileri, işbirlikçileri, Naziler tarafından avlanan ve Fransız vatandaşlarınca ispiyonlanan Yahudilerin tarifsiz kaderini anlatıyor. Yahudiler doğma büyüme, bilmem kaç nesildir Parisli olsalar bile yabancı görülür, küçümsenir, ötekileştirilir. “ Biri onlardan vatana ihanet ettikleri için nefret eder, diğeri Hıristiyanları öldürdükleri için, bir başkası ise bir alım satım işinde onu kazıkladıkları için; sonuçta bütün Fransızlar bir şekilde antisemitisttir, öyle değil mi?”

Yabancı olmak demek; umursanmaman, insan yerine konulmaman, öteki olman, “bizden değilsin” diyenlerin bakışlarına maruz kalman, kültüründen vazgeçmen, dilinden kopman demek. Yabancı olmak demek; mühürlenmiş dudaklar, zincire vurulmuş fikirler demek; çocukken senin milletinden ve / veya dininden, olmayan komşu çocuklarıyla oynayamaman demek. Yabancı olmak demek; öldürülen yakınlarına ağlayamaman, haklarını arayamaman, kendi ismini özgürce kullanamaman, öteki olmayan isimleri kullanıp, öteki olmayanlara ait elbiseleri giyip onlara benzemeye çalışman demek. Bir gün büyük birlikteliği yeryüzünün yaşaması umuduyla…

Künye: Paris Mimarı, Charles Belfoure, Çev: Öznur Özkaya, Yabancı Yayınları, Nisan 2015.