HİÇBİR TÜRE YABANCI KALMAZ!

PARAMPARÇA KALPLER | CLAIRE CONTRERAS

Yoruma Kapalı

Herkese merhaba! Clarire Contreras’ın kaleme aldığı, Kalpler serisinin ikinci kitabını geçtiğimiz günlerde raflara yolladık. 🙂 Ama seriyi seven okurlarımıza ufak bir sürprizimiz var, Paramparça Kalpler (Torn Hearts) adlı ara kitabı sizler için çevirdik. Seriye ve karakterlere doyamayanlar için keyifli bir okuma olacağına inanıyoruz!

Şimdiden keyifli okumalar. <3

 

 

PARAMPARÇA KALPLER

CLAIRE CONTRERAS

 

1.Bölüm

 

“Bir randevun mu var?” diye sordu annem, mutfağa adımımı atar atmaz.

“Evet, anne.” Nemli olan uzun saçlarımı yukardan toplayarak topuz yaptım ve meyvelerin olduğu tarafa yöneldim.

“Hımm,” deyip fikrini belli etmeyen tepkisiyle annem dikkatimi çekmeyi başardı. Elindeki gazetesiyle mutfaktaki kahvaltı köşesinde tahta sandalyede geriye yaslanmış, dar kesim kot pantolon ve çiçekli bluz değil de bikini giymişim gibi bana bakıyordu.

“Ne?”

“Bir şey yok. Güzel görünüyorsun,” diye cevaplayıp bakışlarını gazetesine çevirdi.

Çekici bir öğretmen gibi görünüyordu. Birlikte büyüdüğüm tüm çocukların annem hakkındaki söyledikleri, uzun, dalgalı sarı saçları, seksi kütüphaneci gözlükleriyle erkeklerin düşlerini süsleyen, birlikte olmak isteyecekleri tarzda bir öğretmen olduğuydu.

“Çıkar ağzındaki baklayı Bettina, ikimiz de bir şey söylemek istediğini biliyoruz,” deyip kendime bir bardak su almak için döndüm. Annemin homurdandığını duyunca gülümsedim. Ona adıyla hitap etmemden nefret ediyordu. Gazetenin hışırtısını duyunca geri dönüp tam karşısındaki sandalyeye oturdum. Ne de olsa on beş dakika kadar oyalanacak zamanım vardı.

“Jensen gittiğinden beri senin başka biriyle çıktığını görmedim. Bir erkekten bahsettiğini de duymadım,” deyip direk konuya girdi. Bu hiç de annemin tarzı değildi.

Bakışlarımı, onun sorgulayan mavi gözlerinden uzağa, masanın üzerindeki gazeteye çevirdim. Manşet haberi yine Clark Malikânesi’yle ilgiliydi.

“Belki de şu ana kadar adından söz etmeye değer biriyle karşılaşmamışımdır,” deyip bakışlarımı tekrar anneme yönelttim.

Kaşlarını düşünceli bir şekilde kaldırmıştı. “Gerçekten mi? Pekâlâ, bu adından söz etmeye değer adam kim?”

Sanki annem beni yalan söylerken yakalamış gibi tüylerim ürpermişti. Jensen gittikten sonra başka erkeklerle çıkmıştım. Bir önceki görüştüğüm kişiyle şu an görüştüğüm kişiden daha ciddiydim. Bu annem ya da başkası için çok da önemli değildi gerçi. “Bunun ne önemi var ki şimdi? Siz Jensen’la birlikte olmamdan nefret ediyordunuz?”

“Hiç kimse senin onunla birlikte olmandan hoşlanmadığımızı söylemedi ki,” diye söylendi.

“Söylemenize gerek yoktu. Bu çok belliydi. Jensen meteliksiz olduğu için babam ondan hoşlanmıyordu. Ayrıca sen de ondan hoşlanmıyordun. Çünkü onun bir doktor, avukat ya da benim evleneceğim kişi için hayalini kurduğun, fantezi dünyandaki adam olamayacağını biliyordun.”

“Mia, bu kesinlikle doğru değil!”

“Gerçekten mi? Çünkü ben senin, ‘O senin için iyi değil Mia. Ondan daha iyisini bulabilirsin,’ dediğini çok iyi hatırlıyorum.”

Uzun bir süre sessizce bana baktı ve yavaşça iç çekti. “Motosikletiyle gelip seni alıyordu. Günah Şehri filminden fırlamış gibi görünüyordu. Ne söylememi bekliyordun ki? Ayrıca onun nasıl biri olduğunu, ününü biliyordum. Hannahların evindeyken onunla Victor’ın nasıl konuştuğunu duyuyordum.”

Burnumu kırıştırıp bakışlarımı annemden uzaklaştırdım. Bu konuşmalarda neler geçtiğini duymak istemiyordum. Jensen’ın şöhretini biliyordum. Çocukluğumdan beri onu çok iyi tanıyordum. Geçmişte olduğu kişi yüzünden onu suçlamıyordum. Jensen iyi biriydi. Kötü çocuk görünümüne ve kötü eğilimlerine rağmen güzel bir kalbe sahipti.

“O iyi biri,” deyip her zaman olduğu gibi onu savunma ihtiyacı hissettim.

“Sana katılıyorum. Jensen iyi bir adam. Daha önce onu yanlış değerlendirdiğimi de kabul ediyorum fakat gerçekten iyi biriyse ondan neden ayrıldın?” Bakışları yüzünden öfkelenmeye başladığımı hissediyordum.

“Çünkü anne, Jensen New York’a okumaya gitti ve uzak mesafe ilişkilerden nefret ediyorum.”

Tam çantamı almak için uzandığım sırada, “Uzak mesafe ilişkilerden mi nefret ediyorsun, yoksa onun etrafının kadınlarla sarılı olmasından ve olacaklar üzerinde kontrolünün olmamasından mı nefret ediyorsun?” diye sordu.

“Ben…” Bir anda olduğum yerde kalakaldım. Annem taşı gediğine koymuş, bu da beni öfkelendirmişti. “Teşekkür ederim ama psikanalizimi yapmana ihtiyacım yok. Eğer gerçekten ev hanımı olmaktan bu kadar çok sıkıldıysan belki de işe geri dönsen iyi olur,” deyip annemden uzaklaştım. Omzumun üzerinden geriye bakıp, “Motive edici konuşman için de sağ ol,” deyip evden çıktım.

Ancak arabama binip birkaç blok öteye gittikten sonra annemin sözleri kafama dank etti. Elimle direksiyonu yumruklayıp çığlık atma ihtiyacı hissettim. Sinemaya vardığımda sakinleşebilmiştim. O garip buluşmaya maruz kalıp ailemin evinden beni almasından kaçınmak için, Adam’a mesaj attım ve benimle orada buluşmasını istedim. Rob’la konuşmaya gerçekten ihtiyacım vardı. Onunla kalmama izin vermesi için onu ikna etmeliydim. Bu sık sık gerçekleşmese de, bu tarz başka konuşmaları kaldıracak durumda olduğumu düşünmüyordum. Eğer işler annemin istediği gibi olsaydı diplomamı alır, zengin bir adamla tanışır, ev hanımı olur ve bütün hayatımı annemin tutkunu olacağı çocuklarımın olmasına adardım.

Jensen’le aramızda olanlar karışıktı. E-postayla, mesajla ya da telefonla, yani bir şekilde bayağı konuşuyorduk. O uzaktayken ikimizin de başkalarıyla görüşmesi konusunda hemfikir olmuştuk fakat başka biriyle çıkma ihtiyacı hissetmiyordum. O da başka birilerinden bana bahsetmemişti ama aptal değildim. Birisiyle görüştüğünü biliyordum. Bu birden çok kişi de olabilirdi. Jensen bana zaman zaman, “Son zamanlarda birisiyle tanıştın mı?” diye sorardı. Büyük ihtimalle benim ona soracağımı düşünüp kendisinin tanıştığını söylemekten kaçınmak için yapıyordu bunu. Ona bunu asla sormazdım. Çünkü bilmek istemiyordum.

Sinema salonunda karanlıkta oturuyordum. Tam Başlangıç’ı izlemek üzereydim ki Jensen’dan buraya geldiği söyleyen ve beni görmek istediğini belirten bir mesaj aldım. İçimde bir şeyler hareketlenmişti. Filme odaklanmaya çalışıyordum fakat zihnim farklı yerlere kayıyordu. Bu çok kötüydü, çünkü Leonardo DiCaprio’yu seviyordum. Film sona erdiğindeyse ne izlediğime dair hiçbir fikrim yoktu. Diğer taraftan film Adam’ı büyülmiş, kendinden geçmesine sebep olmuştu. Sürekli, “Aman Tanrım. Büyüleyiciydi!” deyip durdu.

“Akşam yemeğine ne dersin?” diye sordu Adam dışarı çıktığımızda. Otomatik olarak elimdeki telefonu sıkıca kavradım. Jensen’dan gelen mesajdan beri ne olur ne olmaz diye onu elimden bırakmamıştım.

“Belki başka zaman. Yapmam gereken bazı şeyler var,” dedim.

“Mia, senden hoşlanıyorum, biliyorsun değil mi?” diye sordu Adam yumuşak bir ses tonuyla.

“Ben de senden hoşlanıyorum,” deyip başımı kaldırarak parlak mavi gözlerine baktım.

“Ama?” deyip ellerini sarı dalgalı saçlarında gezdirdi.

“Ben sadece…”

“Hâlâ Jensen’ı düşünüyorsun.” Adam ve ben aynı topluluğun insanlarıydık. Hani şu sanatçı ruhlu insanlardan oluşan. Jensen da öyleydi.

“Ben…” Derin bir nefes alıp Adam’a baktım. “Seninle arkadaş olarak kalabilir miyiz?”

Başıyla onaylayıp gülümsedi. Sonrasındaysa başını salladı. “Üçüncü randevumuzda ilişkimizi arkadaşlığa dönüştürdüğüne inanamıyorum.”

“Üzgünüm.”

“Üzülme. Onu düşünmeni engellemenin çok zor olacağını hep biliyordum. Demek istediğim, bir araya geldiğimizde hep ondan bahsediyordun,” deyip omuz silkti. Tepkisi kaşlarımı çatmama sebep oldu.

“Bu doğru değil.”

“Yok, sorun değil. Bunu anlayabiliyorum. Motosiklete, sigaraya ve havalı güneş gözlüklerine sahip olan o.”

Jensen’dan hoşlanmamın sebebi bu değildi. Görünüşe önem vermiyor değildim fakat Jensen’a âşık olmamın sebebi bunlar değildi. Adam’a uzunca sarılıp birlikte tekrar takılmak için bana söz vermesini sağladım. Çünkü gerçekten onunla vakit geçirmekten hoşlanmıştım. Sonra arabaya binip Jensen’la buluşmak için yola koyuldum.

Jensen’ın orada olacağını bildiğim için Patty’nin evine doğru yola koyuldum ve oraya giderken hakkında sevdiğim şeyleri düşündüm: bana bakışı, benimle konuşması, beni dinleyişi, kırılganlığı, elleri bana dokunduğunda hissettirdikleri, beni güldürüşü, fotoğraftan resim çizdiği zamanlarda ellerinin kara kalemden simsiyah olması. Hakkında sevdiğim şeylerin listesini yaptıkça yüzümdeki gülümseme de bir o kadar büyüyordu. Onunla olan hikâyemiz her zaman çok güzel değildi. Bazıları tersini düşünüyordu fakat bana göre bizim ilişkimiz ve hikâyemiz güzeldi.

Arabayla geçtiğim o yol, ben de dahil bütün kızların başını döndüren o genç çocuğun görüntüsüyle ilgili eski anıların canlanmasına sebep oldu. Büyürken onu etrafta çok görmüştüm. Jensen ilgimi çok çekmişti. O bir avcı değildi ve ben de kovalamaca peşinde değildim. Arabayı evin önünde park edip gözlerimi bir süreliğine kapadım. Üniversitedeki ilk yılımın bahar tatilindeki o her şeyi değiştiren aptal oyunu hatırladım.

 

2.Bölüm

 

İki yıl önce

 

“Mayonu aldın mı?” diye seslendi Estelle yanımdaki tuvalet bölmesinden.

“Evet, sen almadın mı?” diye cevaplayıp etrafıma bakarak homurdandım. “Senin orada hiç tuvalet kâğıdı var mı?”

Estelle bölmenin altından bana tuvalet kâğıdını uzatıp sifonu çekti. “Mayomu aldım. Jakuziye girmeyi düşünen tek aptalın ben olmadığından emin olmak istemiştim sadece.”

Güldüm. Kapıyı açıp ellerimi yıkamak için yanında durdum. “Bundan şüpheliyim. Corinne dördü erkek, altısı kız on kişiden onay aldığını söyledi. Bu saydıklarım, o gece yatıya kalacak kişiler sadece.”

Estelle’in gözleri kocaman açıldı, ardından gülümsedi. “Bu kesinlikle çılgınca olacak.”

“Bahar tatili, tatlım.”

Aslında Cancun’a gitmek için plan yapmıştık fakat Estelle’in babası fenalaşıp hastaneye kaldırılmıştı. Estelle de herhangi bir şey olur diye babasından uzakta olmak istememişti. Babasının durumu iyileşmiş ve yüksek kolesterol uyarısıyla eve gönderilmişti ama o zaman da Cancun’da yer ayırtmak için çok geç kalmıştık. Biz de bunun üzerine hafta sonu Malibu’ya gitmeyi tercih etmiştik. Arkadaşımız Corinne’in ailesinin orada büyük, boş bir evi vardı. Çok uzakta değildi ve bu bizim için harikaydı.

O gece, eve vardıktan sonra eşyalarımızı yerleştirdik. Her odaya havlu koymuş, bir bara gerekecek olandan daha fazla alkol stoku yapmış, bir Meksika restoranına yetecek kadar cips ve salsa sosu almıştık. Sonrasındaysa biraz kestirmeye karar vermiştim.

Uyanıp ellerimi yukarı kaldırarak gerindiğim sırada Corinne’i gördüm. İki kapılı banyonun aynasında makyajını yaparken görünce, “Kim geliyor?” diye sordum.

“Iıı! Tabii ki Fern,” diye yanıtladı yüzünde kocaman bir gülümsemeyle.

“Tabii ki,” deyip lise yılları boyunca âşık olduğu ve her zaman bir kız arkadaşı olan  yeni erkek arkadaşından bahsetmesine gülümseyerek karşılık verdim.

“Sanırım Carlos, Logan ve Jensen da geliyor, kızlardan da sen, ben, Elle, Pamela ve Danica.”

Şaşkınlıkla birkaç kez gözlerimi kırptım. “Jensen Reynolds mı?”

Corinne’in bakışları aynada benimkilerle buluşunca dudağına sürdüğü ruju indirdi. “Evet, neden? Ah, Aman Tanrım! Ondan nefret falan etmiyorsun, değil mi?”

“Ondan nefret etmek mi? Hayır!” diye yanıtlayıp kaşlarımı çattım. “Ben sadece şaşırdım. Yani, onu Carlos’un etrafında takılırken görüyordum fakat o kadar yakın olduklarını fark etmemiştim. Onun en iyi arkadaşlarını biliyorum,” diye açıkladım. “Genellikle Estelle’in erkek kardeşi ve onun grubuyla birlikte takılıyor.”

“Ah,” deyip makyajına kaldığı yerden devam etti. “Sanırım Estelle erkek kardeşinin daha sonra geleceğini söylemişti, bu da durumu açıklıyor.”

Başımla onaylayıp hazırlanmaya başlamadan önce Corinne’in ayrılmasını bekledim. Son zamanlarda Jensen’ı kampüsün etrafında çok sık görüyordum. Bana bakıp gülümsediğinde içimde hep kıpırtıların oluştuğunu hissediyordum. Ona karşı neden bir anda böyle tepki verdiğime bir anlam veremiyordum fakat oluyordu işte. Bu durumdan çok da memnun sayılmazdım. Jensen gelmeden önce oradaki çocuklardan birinin getirdiği fıçıdan üç kupa bira içmiştim. O geldiğindeyse Estelle beni çok açık bir şekilde cam masanın altından tekmeledi.

Ona ters ters baktım. Sarhoş olan Estelle tepkim karşısında güldü.

“Ne oldu?” diyerek omuz silkti. Küçük elleriyle gülümsemesini gizlemeye çalışıyordu. Aslında her parmağında yüzük vardı ve yüzünü gizleyen de onlardı.

“Aptalın tekisin,” diye homurdandım. “Ah, baksana. İşte Oliver orada!” deyip bir iki saniye içerisinde yüzündeki eğlenmiş ifadenin yerini soğukkanlı bir görünüm alması karşısında güldüm. İlgisiz görünmeye çalışarak yavaşça etrafında döndü. Şaka yaptığımı fark ettiğindeyse yüzünde ölümcül bir bakış belirdi.

Omuz silktim. “Ne oldu?”

“Komik değil,” deyip gülmemek için dudaklarını sıkarak kendini kontrol etmeye çalıştı.

Estelle’in omzunun üzerinden bakınca arka kapının açıldığını gördüm. Gerçekten de Oliver içeri girince gülmeye başladım. “Pekâlâ, biliyorum bu garip gelecek ama Oliver gerçekten burada.”

Estelle gözlerini devirdi. “Elbette burada.”

“Ben ciddiyim.” Hâlâ gülüyordum.

“Ciddi olduğundan eminim, Meep. Ciddi olduğundan eminim.”

“Erkek topuzu… Evet. Beyaz Nirvana gömleği… Evet. Kahretsin, Oliver kesinlikle şu kargo şortları nasıl taşıyacağını biliyor.” Estelle’in, omzunun üzerinden bakmamak için büyük bir mücadele verdiğini görebiliyordum, bu yüzden ben de konuşmama devam ettim. “Hah, parmak arası terlik giymiş. Daha önce parmak arası terlik giydiğini gördüğümü sanmıyorum…”

“Kayda geçsin diye söylüyorum, canın cehenneme,” deyip homurdandı ve teslim olup omzunun üzerinden baktı.

“Sana söylemiştim!”

Tekrar bana baktığında Estelle gülümsedi. “Evet, söyledin. Şimdi… O taraflara doğru gitmeye ne dersin?”

Güldüm. “Hayır. Tam olarak burada oturacağım ve bir sonraki biramı yudumlayacağım.”

Estelle elimdeki kırmızı kupaya bakıp yüzünü ekşitti. “Bira göbeği yapacaksın,” dedi.

“Pekâlâ, sen ne içeceksin, çokbilmiş?”

“Tabii ki votka,” deyip ayağa kalkarak kupasını havaya kaldırdı. “Sen de bir tane ister misin?”

“Elbette,” deyip omuz silktim. Bakışlarımla partidekileri şöyle bir süzdüm. Oliver biraz önce gelen Victor’la konuşuyordu. Victor’ın yanındaki kız ise ona, istese onun için kıyafetlerinin hepsini çıkarabilirmiş gibi bakıyordu. Kıza, gözlerimiz buluşur ümidiyle uzun uzun, dikkatlice baktım. Estelle onların kızlarla flört etmesini umursamıyordu. İkimiz için de yeterince öfkeli olduğum için sanırım böyle olması daha iyiydi. Sonunda Jensen’ın dışarıya çıktığını gördüm. Doğrulup Estelle’in elinden kupayı aldım ve onu peşimden sürükledim.

“Burada kalacağımızı sanıyordum.” dedi. Sesindeki sırıtışı duyabiliyordum fakat görmezden gelmeyi tercih ettim.

Erkeklerle selamlaştıktan sonra Victor’ın yanında durup konuşmasını dinledik. Bir şey hakkında sıkıcı bir konuşma yapıyor gibiydi. Daha fazla düşünmeden arka kapıya doğru yöneldim.

“Hey Jangles[1],” diyerek dışarı adımımı attım.

Jensen sırıtıp bakışlarını telefonundan bana kaydırdı. Sigarasından içmeye devam ediyordu. “N’aber, Road Runner[2]?”

Kocaman bir şekilde gülümsedim. “Ne komik değil mi? Bana lakap takıyorsun fakat kimse bunu kabullenmiyor.”

Jensen omuz silkti. “Akıntıya karşı kürek çekiyorum.”

“Bu şiirlerinden bir tanesi mi?”

“Hayır değil, fakat…” Kelimelerin bir süre havada asılı kalmasına izin verip sigarayı ağzından çıkardı. Arka cebine uzanıp yanında taşıdığı hırpalanmış not defterini çıkardı ve üzerine bir şey yazdı.

“Not defterlerini hep o şekilde mi satın alırsın?”

“Ne şekilde?”

“Tamamıyla yırtılmış. Seni farklı küçük not defteriyle milyon defa gördüm ve hepsi dağılmanın eşiğindeymiş gibi görünüyordu,” deyip başımla elindeki defteri işaret ettim.

Kıkırdadı. “Onlar beysbol eldiveni gibiler, ne kadar çok hırpalanırsa o kadar iyi.”

Başımla onaylayıp onu baştan aşağı süzdüm. Koyu renk kot pantolon, bot ve üzerinde Ben yazan bir tişört giyiyordu. Daha önce giydiği kısa kol tişörtlerinden bildiğim dövmeleri ortada değildi. Onlara yenilerini ekleyip eklemediğini öğrenme amacıyla üzerindeki kıyafetleri parçalamak için yanıp tutuşuyordum. Yüzü yeni tıraş olmuş ve saçları darmadağınık görünüyordu. Motosiklet kaskından mı, yoksa rüzgârdan dolayı mı olduğunu tahmin etmek zordu. Önemli olan da onun iyi göründüğüydü, iyiden de öte görünüyordu. Ben de onu iştahla süzüyordum. Onu gözlerimle süzmeyi bırakmalıydım.

Oradan geçen bir grup kız ona, “Selam Jensen,” diye seslendi. Kısa bir süreliğine bakışlarını benden ayırıp başıyla onlara selam verdi. Hemen arkasındansa bakışlarını tekrar bana çevirdi.

“Bizimle birlikte gelip bir şeyler içmek ister misin? Oyun oynayacağız,” dedi Jensen’a kızlardan biri.

Oysa hâlâ bana bakıyordu ve ben de kalbim duracakmış gibi hissediyordum. Bakışlarını benden ayırmadan, “Burada kalmayı tercih ederim,” dedi sonunda.

“Gidebilirsin,” diye fısıldadım kızlar bizi duyamayacak kadar uzaklaştığında. “Bence mahsuru yok.”

“Ve esin kaynağımın izini mi kaybedeyim? Hiç sanmıyorum Road Runner,” deyip gülümsedi. Not defterini havaya kaldırıp salladı.

“Bana yetişemeyeceğinden mi korkuyorsun?” diye sordum.

Jensen’ın kıkırdaması bütün vücuduma bir sıcaklığın yayılmasına sebep olmuştu. Sonra yüzündeki ifade ciddileşti ve yüzümü dikkatlice inceledi. Bedenimi bir ürpertinin sardığını hissedebiliyordum. “Aslında evet, yetişemeyeceğimden korkuyorum.”

 

3.Bölüm

 

Günümüz

 

Arabamın camına vuran gürültülü takırtı sesi beni daldığım hayal âleminden uyandırdı. Nefesimi tuttum ve doğruldum. Jensen’ı yüzünde garip bir ifadeyle bana bakarken buldum. Yüzündeki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini sezdim. Arabadan dışarı çıkıp arkamdan kapıyı kapadım.

“Sorun ne?” diye sordum. Jensen sorumu cevaplamadı. Sadece beni kendine doğru çekip sıkıca sarıldı.

Şakayla karışık, “Kollarının arasından kayıp gitmeyeceğim. Biliyorsun, değil mi?” diye fısıldadım göğsüne doğru. Başımın üzerinden derin bir şekilde nefes alıp verdiğini duyuyordum. Beni bırakmadan önce bir süre daha sıkıca sarılıp bana tutundu.

“Evet, gideceksin,” dedi Jensen boğuk bir şekilde.

Sözleri midemin altüst olmasına sebep olmuştu. “Sorun ne?” diye sordum tekrar ve göğsünü itip uzaklaştım.

Gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra sanki benim neye benzediğimi unutmuşçasına bana baktı. Tam o sırada, burada olmadığı bu beş ay içerisinde benim de onu unutmuş olabileceğim aklıma gelmişti. Elimi yukarı doğru kaldırıp yanağındaki sakallara dokundum. Parmaklarımı yüzünde gezdirip sol yanağındaki yara izinin üzerinde durdum. Ardından dolgun dudaklarına doğru ulaşıncaya kadar yavaşça parmaklarımla yüzüne dokunmaya devam ettim.

“Burada çok fazla kalamayacağım,” dedi sonunda sessizliği bozarak. Bakışlarımı gözlerine çevirdim.

“Ne zaman ayrılıyorsun?”

“Pazar gecesi.”

Başımla onaylayıp gözlerimi ondan uzağa çevirerek omuzlarına, oradan da arkasındaki, hafifçe aralanmış olan kapıya doğru kaydırdım. Her defasında sadece bir ya da iki günlüğüne ziyarete gelmiş olmasından nefret ediyordum fakat anlayabiliyordum. Hayatı New York’taydı. Koruyucu annesi Patty olmasa buraya ne sıklıkta geleceğinden ya da gelip gelmeyeceğinden emin değildim.

“Patty evde mi?” diye sorup çenemi evin olduğu yöne doğru kaldırarak evi gösterdim.

Jensen başını olumsuz anlamda sallayıp yanağıma çarpan keskin bir soluk verdi. “Birkaç dakika önce ayrıldı.” Bir elini belime yerleştirdi. Uzun parmaklarının belimi kavrayışının yarattığı his karnımın derinliklerindeki ateşin alevlenmesine sebep olmuştu. Onu evin içine doğru itmekten ve üzerindeki kıyafetleri yırtıp çıkarmaktan başka bir şey istemiyordum. İçimden bir his onun da bunu yapmamı istediğini söylüyordu. Sanırım kafasını kurcalayan şey hakkında konuşmasını sağlamaktansa bunu yapmamı tercih ederdi. Ben de benimle konuşması için onu zorlamamaya karar verdim. Geçmişteki tecrübelerimden bunu iyi biliyordum fakat bununla birlikte, acısını hafifletmek için gençliğinden beri sevişmeyi araç olarak kullandığını da biliyordum. Onun için, onunla sevişmekten daha fazlasını yapabileceğimi düşünmek istiyordum. İçindeki kötü çocuğu sonunda evcilleştirenin ben olacağımı düşünmekten hoşlanıyordum. Bir bakıma onu evcilleştirmiştim bile. Şu ana kadar onun en uzun süreli ilişki yaşadığı kişi ben olmuştum.

“Benimle birlikte bir yerlere gelir misin?” diye sordu. Beni şaşırtmayı başarmıştı.

“Nasıl bir yere?” deyip onu kışkırttım, kafam karışmıştı.

“Uzağa. Hadi bu gece için bir yerlerde bir otele gidelim. Buna ihtiyacım var…” Soluğunu bıraktı. “Seninle olmaya ihtiyacım var,” deyip öteki elini kalçamın üzerine yerleştirip bir süre beni o şekilde tuttu. Sonra ellerini bedenimin yan tarafından yukarı doğru gezdirip yüzüme ulaştı. “Seninle yalnız olmaya ihtiyacım var. Sadece sen ve ben.”

O an bana Papa’yı öldürmemi söyleseydi gözümü kırpmadan bunu bile yapabilirdim. Jensen bana öyle anlamlı, duygu yüklü, birilerinin onu anlaması için yalvaran o gri gözleriyle baktığında ona asla hayır diyemiyordum. Ellerimi yüzümdeki ellerinin üzerine yerleştirip parmaklarını dudaklarıma getirdim. Ben nasırlı avuç içlerini öptüğüm sırada Jensen gözlerini kapadı.

“Seninle her yere giderim,” diye fısıldadım. Sözcüklerim onun içinde bir şeyleri harekete geçirmiş gibiydi. Çünkü gözlerini açtığında kırılmış ve çökmüş görünüyordu. Jensen genellikle böyleydi, yaşadıkları yüzünden böyleydi ve bu yüzden onu suçlamıyordum.

Daha başka bir şey söylemeden sadece başıyla bir kez onaylayıp beni evin içine doğru çekti. Gece için Jensen çantasını hazırlarken ben de odada gezindim. Komodinin üzerindeki, masada ya da yerdeki çeşitli eşyaları alıp göz gezdirdikten sonra tekrar yerlerine koyarak kendimi meşgul ediyordum. Odası her zaman olduğu gibi görünüyordu, sanki Jensen hâlâ burada yaşıyor ve buradan binlerce kilometre uzakta değilmiş gibi.

O çekmeceleri açıp kapatırken oluşan sessizliği, “Uçak yolculuğun nasıldı?” diye sorarak böldüm.

“İyiydi.”

Ona doğru baktım. Kaşları çatılmış, çantasının içinde bir şey arıyordu.

“Bir şey mi kaybettin?”

Aramayı bıraktı ve dudağının yarısı kıvrılarak hafifçe gülümsedi. “Buldum.”

Ben de ona gülümseyip yüzünü inceleyerek onunla ilgili yolunda gitmeyenin ne olduğunu anlamak için ipucu arıyordum. Annesiyle konuşup konuşmadığını ya da işinden mi atıldığını sormak istedim. Belki de çocuklar için hazırladığı kitabıyla ilgili iletişimde olduğu ajans teklifi geri çevirmişti fakat onu zorlamak istemiyordum. Yeniden içine kapanıp uzaklaşmasını istemiyordum. Bu yüzden ben de sessiz kaldım.

Bana baktığında yüzündeki gülümsemesi soldu. Jensen bakmaya devam ettikçe benim de olduğum yerde tepkisiz kalmam imkânsız hale geliyordu.

“Buraya gel,” dedi. Sesindeki yakarış beni ona çekti. “Benim için her şeyden önemli olduğunu biliyorsun, değil mi?”

Normal şartlar altında onun bu kelimeleri karşısında mutluluktan kendimden geçerdim fakat onları söylerken bana bakışı yüreğimi parçaladı.

“Ne olduğunu bana söyleyecek misin?” diye sordum. “Gerçekten beni endişelendiriyorsun.”

Derin bir iç çektikten sonra bana tekrar sımsıkı sarıldı. “Tanrım, Mia. Gerçekten nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum. Konuşmaya ara verip bunu daha sonra yapabilir miyiz?”

Geriye doğru çekilip Jensen’a bakarak başımla onayladım. “Ama bana söyleyeceksin,” dedim. Bunun da daha önceki zamanlarda olduğu gibi onun ağzından zorla öğrendiğim durumlar gibi olmasını istemiyordum. Aklımıza gelebilecek her şeyi ama her şeyi birbirimizi yargılama kaygısı taşımadan söyleyebilecek duruma geldiğimizi düşünmek istiyordum.

“Sana her şeyi söyleyeceğim, bebeğim. Her şeyi,” diye yanıtladı fısıltıyla. Parmağını alt dudağımda gezdirdi. “Tanrım, seni özledim,” deyip dudaklarımı kendininkilerle birleştirdi. Kesinlikle konuşmamız gerekiyordu fakat bu Jensen’ın beni geçici bir süreliğine de olsa durdurma şekliyse birkaç saat daha beklemeye razıydım.

 

4.Bölüm

 

Geçmiş

 

“Bizim garson sana bakmaya devam ediyor,” dedi Jensen. Bizden birkaç metre uzakta duran adama dik dik bakıyordu.

“Hayır bakmıyor,” deyip gülümseyerek başımı salladım. Garson bana bakıyordu ama ne zaman orada yemek yesek bana bakardı zaten. Pek çok kez suyumuzu tazelerken göğüslerime bakarken yakalamıştım onu. Göğüslerimin bakılacak kadar büyük olmadığı düşünüldüğünde bu bile tek başına çok komik sayılırdı ama Jensen’ın sinirlenmesini istemiyordum. Özellikle de iki yıllık birlikteliğimizin yıl dönümünü kutlarken. Tıpkı önceden olduğu gibi sabah, arkadaşım Nathan doğum günümü kutlamak için gecikmiş iyi dileklerini belirten bir mesaj attığında Jensen hiç yoktan öfkelenmişti.

“Bakıyor ve bundan hoşlanmadım.”

“Hey,” deyip elimi onunkinin üzerine yerleştirerek dikkatini kendime çekmeye çalıştım. “Bu akşam sana neler oluyor?”

Bakışlarını hemen bana çevirdi. “Ben sadece… Yok bir şey.”

Kaşımı kaldırıp bir şeyler söylemek için ağzımı açmıştım ki yiyeceklerimiz geldi. “Yiyeceklere dua et, kurtuldun.”

Jensen sırıttı. Yemeğimizi yerken dersler hakkında konuşuyor, hangi dersin ve hangi öğretmenin daha iyi olduğunu tartışıyorduk. Yakın bir zamanda mezun oluyordu. New York Üniversitesi’ndeki İngilizce programına kabul edilmişti. Oraya gitmeyi planlamamıştı fakat bunu yapması için onu zorlamıştım. Jensen’ın itiraz etmesinin sebebi yazar olmak istemesiydi ve bunun için o programa ihtiyacı olmadığını düşünüyordu. Sonunda okulu birlikte ziyaret etmemizin ardından oraya gitmek istediğine karar vermişti. Fakat o zaman Jensen’ın yakında ayrılacağını, benim de geride kalacağımı akıl edememiştim. Dünyalar kadar uzakta olacaktık fakat gitmesine izin verecek kadar çok seviyordum onu. Oradayken onu destekleyecektim. O uzaktayken ilişkimize kısa bir süreliğine ara vermeye karar vermiştik. Bu durum da beni içten içe rahatsız ediyordu.

Tıpkı daha önceden yaptığımız gibi ayağa kalkıp ele ele tutuştuk. Jensen bizimle ilgilenen garsona yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldadı. Ona ne söylediğini duyamamıştım fakat adamın yüzündeki ifadeden söylediklerinin hiç de iyi şeyler olmadığını biliyordum.

“Ona ne söyledin?” diye sordum Jensen’a, tam da arabanın kapısını benim için açarken.

“Bir dahaki sefere buraya geldiğimizde, onu seni incelerken yakalarsam gözlerini yuvalarından çıkarıp üzerlerinde tepineceğimi ve onları ezeceğimi söyledim.” Kapıyı kapattı ve sürücü koltuğuna geçmek için arabanın etrafından dolaşırken beni şaşkınlıktan ağzım açık bir şekilde öylece bıraktı.

“Hayır söylemedin,” dedim Jensen’ın poposu koltuğa değince.

Bana dikkatlice baktı. “Adamın yüzündeki ifadeyi görmedin mi?”

Yavaş bir şekilde başımı sallayarak onayladım. “Evet ama o senden daha iri.” Jensen’ın atletik bir vücudu vardı fakat şu vücut geliştirmeye meraklı olan tiplerden de değildi. Adamsa iki tane futbolcuyu devirebilecek güce sahipmiş gibi görünüyordu.

“Olması gereken kısımlarda büyüğüm zaten,” dedi omuz silkerek.

Elimde olmadan küçük bir kahkaha kopardım. “Sen… kesinlikle inanılmazsın!”

Jensen dokunup elimi dudaklarına götürerek öptü. “Eğleniyor musun?”

“Seninle olduğum her zaman eğleniyorum.”

“Güzel. Planladığım eğlence dolu hafta sonu bizi bekliyor.”

“Bu plana senin ve benim çıplak olarak yatakta olmamız da dahil mi?”

Arabayı park yerinden çıkartırken burnundan derin bir şekilde iç çekti. Elimi ağzına götürüp parmaklarımın uçlarını kışkırtıcı bir şekilde dişlerine sürttü. “Ve mutfak masasında, döşemenin üzerinde, duşta, plajda. Olasılıklar sonsuz gerçekten.”

Bedenimin içten içe kasıldığını hissediyordum.

“Bunu istiyor musun?” diye sordu kısık bir ses tonuyla.

“Evet, istiyorum,” diye fısıldadım.

“O elbiseyi yavaşça üzerinden çıkarmak, bedeninden kayıp çıkarken çıplak teninin her bir santimini öpmek istiyorum.” Jensen yüzümün kızardığını görünce gülümsedi. “Sonra seni mutfak tezgâhının üzerine yavaşça yatırıp, bacakların ihtiyaçtan titreyene kadar baştan aşağıya tüm bedenini yalayacağım.” Bileğimi yalamak için durdu. Kulağıma doğru o boğuk, baştan çıkartıcı ses tonuyla fısıldayarak, “Sonra,” deyip evinin ön tarafına arabayı park etti. “Kadınlığının tüm kıvrımlarında dilimi gezdirip tıpkı senin hoşlandığın gibi o kıvrımlara ısırıklar yerleştireceğim.”

“Jensen,” deyip ondan uzaklaştım. Bütün bedenim alev almıştı. “Hadi içeri girelim.”

Elini uyluğuma yerleştirip yavaşça hareket ettirerek çoktan ıslanmış olan tangama ulaştı. “Seninleyken işleri ağırdan alacağım bebeğim,” diye fısıldadı. Dudaklarını benimkilere bastırırken diğer taraftan da bir elini iç çamaşırımın içine sokup beni okşamaya başladı. “Sana sahip olmam için bana yalvaracaksın.”

“Yalvarmaya hazırım,” diye fısıldadım dudaklarına doğru. “Hatta şimdi bile yalvarabilirim.”

Jensen’ın gülümsediğini hissedebiliyordum. “Senin için çıldırıyorum, Mia Bennett.”

“Ben de senin için, Jensen Reynolds.” Hafifçe dudaklarından öptüm. “Şimdi sen sözünü tutabilesin diye lütfen içeri girebilir miyiz?”

Kıkırdadı. “Fazla sabırsızsın.”

İçeri girdiğimizde Jensen hediyemi mutfaktan getirebilmek için onu beklememi istedi. Birbirimize hediye almayacağımızı söylemiştik. Bir önceki gün kutladığımız doğum günümüz yüzünden zaten birbirimize hediyelerimizi vermiştik fakat yine de yıl dönümü için bir şeyler almaktan kendimi alamamıştım. Öyle görünüyordu ki o da aynı şekilde düşünmüştü. Parmaklarımı bana hediye olarak verdiği bilekliğin üzerinde gezdirdim. Üzerindeki doğum tarihimizi belirten otuz bir numarası, kamera, tüy kalem, çapa, yelkenli ve üzerinde Seninim yazısının olduğu kalp şeklini incelerken gülümsedim.

Jensen’in elinde büyük bir kutuyla odadan içeri girdiğini fark ettiğimde elimi kucağıma yerleştirdim. Kutuyu tezgâhın üzerine bıraktı. Gülümseyerek yanıma geldi ve ellerini etrafıma doladı.

“Hadi aç,” dedi.

Kutuyu üst kısmından tutup içindeki küçük kutuyu çıkarmak için kaldırdım. Küçük olanına uzandığım sırada kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Üzeri kelimelerle dolu olan kahverengi bir kâğıtla kaplanmıştı. Normalde kutuyu açmak için kâğıdı hemen yırtıp çıkarırdım fakat her nasılsa üzerinin kaplı olduğu kâğıt bir şekilde bunu yapmama engel olmuştu. Üzerindeki yazıların Jensen’ın el yazısı olduğunu fark ettiğimdeyse şaşkınlıkla nefesimi tuttum. Omzumun üzerinden ona bakmak için hafifçe döndüm.

“O sadece kaplama kâğıdı, Mia,” diye belirtti Jensen sevecen bir gülümsemeyle.

Tekrar kutuya bakıp iyice inceledim. Üzerinde yazılanların ne olduğunu okumaya çalışıyordum. “Bunlar senin yazıların mı?”

Jensen ensesini sıvazlayıp bakışlarını yere indirdi. Çoğu zaman kendinden emin bir tavrı vardı fakat böyle utangaç olduğu nadir zamanlarda kesinlikle tapılası derecede şirin görünüyordu. Bakışlarını tekrar bana doğru kaldırdı.

“Onlar sadece kelime,” dedi Jensen.

Onu bacaklarımın arasına çekmeye çalıştım fakat kendisini öpemeyeceğim kadar uzundu. Ben de bu yüzden taburenin üzerine çıktım. Jensen hâlâ çok uzundu. Ne yapmaya çalıştığımı anladığından kıkırdayıp beni tezgâhın üzerine yerleştirerek açık bacaklarımın arasına yerleşti.

“Bunlar senin kelimelerin,” diye fısıldadım dudaklarına doğru.

“Hadi kutuyu aç lütfen,” dedi ve benden uzaklaşmadan önce dudaklarını benimkilere bastırdı.

Kutuyu tekrar önüme aldım. İçinde ne olduğunu tahmin edemiyordum. Jensen’a istediğimi söylediğim bir şeyler olup olmadığını düşündüm ama bir şey bulamadım.

“Ne olduğunu tahmin etmeye çalışmayı bırak da aç şunu hadi.”

“Üzerine sardığın kâğıt bile benim için bir hediye sayılır,” diye fısıldayıp yırtılmaması için yavaşça, dikkatli bir şekilde kaplamayı çıkarmaya çalıştım. “Ah, aman Tanrım.” Uzun süredir para biriktirip almaya çalıştığım kamera lenslerini görünce nefesim kesildi. “Aman Tanrım.”

Başımı kaldırıp Jensen’a baktığımda sırıtıyordu.

“Bu… Bu çok fazla,” demeyi başardım sonunda. Kutuyu yanıma, tezgâhın üzerine bıraktım. Kendi başıma onu almamamın bir nedeni vardı. Yine de bu, Jensen’ın çalıştığı kafeteryada neden o kadar uzun saatler mesaiye kaldığını açıklıyordu.

“Hiçbir şey senin için fazla değil.” Elini kaldırıp yüzüme dokundurdu.

“Jens…”

Daha adını söylemeyi bitiremeden Jensen dudaklarını benimkilerle birleştirdi. Gözlerimi kapadım. Ağzım aralanana dek dudaklarını benimkilere bastırdı. Dilini gizlice ağzıma sokup benimkine dokundururken elleriyle yüzümü kavradı. Parmaklarımı saçlarının arasında gezdirdim. Bedenimi ileri ittirerek ona iyice sokuldum. Öpüşmemizi sonlandırdığımızda ikimiz de nefes nefese kalmıştık.

“Sen her şeye layıksın, Mia” diye fısıldadı Jensen. Bana bakıyordu. Onun bu gri gözlerinin benim sonum olacağından zerre kadar şüphem yoktu.

“Ben sadece seni istiyorum,” diye fısıldadım, gömleğinin düğmelerini açıp elimi içine soktum. Onun sıcak, kaslı göğsünü, küçük, soğuk ellerimin altında hissedebiliyordum.

“Ben seninim, bebeğim. Daima senin olacağım.” Gömleğini çıkarttı ve elbisemi çıkarmak için ellerini bana doladı.

“Ve ben de daima senin olacağım.” Tezgâhtan aşağıya indim ve elbisenin üzerimden kayıp düşmesini sağladım. Jensen’ın bakışlarının yüzümden uzaklaşıp yavaşça bedenimde gezinirken tutkuyla koyulaşmasını izledim. Bakışlarının geçtiği her yerde bedenimde kıvılcımlar uyandırıyordu usulca. Bana doğru harekete geçince boğazının gerisinden hayvani, boğuk bir ses çıkarttı. Beni tekrar tezgâhın üzerine oturtup bacaklarımı açtı.

“En büyük korkumun ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu Jensen. Ağzını kulağımın aşağısına yerleştirip öptü. Göğsüme doğru öperek yol alırken nefesinin tenimde uyandırdığı hisle titredim.

“Ne?” Göğsüme ulaşınca soluğumu tuttum.

“Seni kaybetmek,” dedi yüzüme bakarak. “Bunu kaybetmek.” Dudakları üzerimdeydi, diliyle göğüs ucuma hafif darbeler indiriyordu. Ellerini bacaklarımın arasında hareket ettirirken dikkatini diğer göğsüme yoğunlaştırmıştı. “Sen benim istediğim her şeysin,” diye fısıldayıp karnıma doğru hafif öpücükler bırakarak hareket etti. “Sen ihtiyaç duyduğum şeysin.” Dilini kadınlığımda hissettiğimde başım hafif bir sesle tezgâha çarptı.

“Ah, Tanrım…”

“Eğer beni bırakıp gidersen ölürüm, bunu biliyorsun değil mi?”

“Seni asla terk etmeyeceğim.”

“Edebilirsin. Ben uzaktayken belki de benden daha iyi birini bulursun,” deyip diliyle darbeler indirdi.

“Kahretsin…”

“Başarılı bir adam,” diye devam etti.

“Ben sadece seni istiyorum.” Sert zeminde kıvranırken parmaklarımla saçlarını çekiştirdim.

“Belki de daha az sorunları olan birisi.”

“Sorunlarını seviyorum.”

Cevabım kıkırdamasına sebep olmuştu. Kadınlığıma üflüyor, parmaklarıyla oyun oynuyordu.

“Jensen, lütfen…”

“Devam edeyim mi?”

“Evet, devam et. Devam et.”

Devam etti. Göz kapaklarımın altında havai fişekler görene kadar durmadı. Tekrar gözlerimi açtığımdaysa beni olduğum yerden kaldırıyordu. Ellerimi boynuna dolayıp göğsüne doğru iç çektim.

“Neden her defasında bunu yapıyorsun?” diye sordum sessizce.

“Ne yapıyorum?”

“O tarz şeyler hakkında konuşuyorsun, tam… Biliyorsun işte.” Bakışlarımı kaldırıp yüzüne baktım. Adımları yavaşladı. Tam odasının kapısına geldiğimiz sırada durdu ve bana baktı. Bir şey söylemek içini ağzını açtı fakat sonra tekrar kapattı. Başını salladı.

“Söyle bana.” Elimi saçında dolaştırdım.

“Seninle birlikte olmaya başladığımız zamandan beri, sanki seninle sayılı günlerim kalmış gibi çok korkunç bir hisse kapılıyorum.” Gözlerindeki hüznü görebiliyordum. “Hayatımdaki hiçbir şey sonsuza dek sürmüyor. İyi olan hiçbir şey.” Cümlesini bitirdiğinde yatağa doğru yürüyüp beni bıraktı ve tekmeleyerek botlarını çıkardı. Bana baktığında onunla aynı seviyede olabilmek için yatakta doğruldum. Kemerini çıkardığı sırada bileklerinden kavrayıp onu kendime doğru çektim.

“Tam iki yıldır hep bunu söylüyorsun. Bak, işte buradayız,” dedim.

Başıyla yavaşça onayladı fakat hâlâ ikna olmuş gibi görünmüyordu.

“Sen iyi bir insansın. Bunu biliyorsun değil mi?” diye sorup yüzünü inceledim. “Eğlencelisin, naziksin, zehir gibi zeki ve yeteneklisin. O kadar yakışıklı ve çekicisin ki bazen sana bakmak canımı acıtıyor,” dediğimde Jensen gözlerini devirip güldü. Ben de gülümsedim.

“Sen bunlardan çok daha fazlasısın, Mia. Çok daha fazlası,” deyip parmaklarını benimkilerin arasından geçirdi.

“Seninle birlikte olduğum zaman öyleyim.”

“Çok yakında ayrılıyorum,” deyip birbiriyle buluşmuş ellerimize baktı.

“Geçici bir süreliğine,” diyerek hatırlattım ona.

“Ama yine de uzun bir süre ayrı kalacağız.”

“Beni seviyor musun, Jensen?”

Bakışlarını hemen bana çevirdi. “Her şeyden çok.”

“O zaman sadece küçük bir mola verip yolun sonunda tekrar buluşacağız.”

Jensen rahatsız edici korkularının derinliklerinde daha fazla kaybolmadan, onu itip yataktan kalktım ve kemerini çıkarmaya başladım. O hafta sonu benim Jensen’la birlikte geçirdiğim, en sevdiğim hatıralarımdan biridir hâlâ.

 

 5.Bölüm

 

Günümüz

Hayal âleminden kurtulup şimdiye geri döndüğümde, Jensen motosikleti park edip kaskı ona vermem için ellerini bana doğru uzattı.

“Ben de tam bunu bana verdiğin günü düşünüyordum,” deyip gülümsedim.

Jensen’ın dudakları haylazca yukarı kıvrıldı. “Seni penisimle ağlattığım günün öncesini mi, yoksa sonrasını mı?”

Ellerimle göğsüne vurdum. “Penisinle beni ağlatmamıştın,” diye homurdandım. “Tamamen duygusal bir geceydi.”

Birden bakışlarında bir şeyler değişti fakat daha ben bu değişimin ne olduğunu anlamlandıramadan, Jensen elimden çekip otelde oda ayarlamak için beni sokağın ötesine geçirdi. Odamızın kapısı arkamızdan kapanır kapanmaz gömleğimden ve sütyenimden kurtulup mayomu giymeye başladım. Ben mayoyu giymekle uğraşırken, Jensen’ın büyük ellerini sırtımda hissettim. Birden kontrolsüzce titremeye başladım. Mayonun bağcıklarını bağladıktan sonra çıplak omzumun üzerine bir öpücük kondurdu, ben ona teşekkür etmeye fırsat bulamadan banyoya doğru yöneldi.

Plajda sessiz bir şekilde oturmuş, Jensen yanımda kara kalem çalışmasına devam ederken ben de suyun, güneşin ve uzakta sörf yapan insanların resimlerini çekiyordum. Onun resmini çekmek için döndüm. Sonra çektiğim fotoğrafı kontrol etmek için makinenin tuşuna dokundum. Bunu asla ona söylemeyecektim. Jensen fotoğraflamayı sevdiğim favori öznemdi. Dodgers kepini ters takmış, böylece saçlarının gözlerinin üzerine dökülmesini engellemişti. Çizdiği şeye odaklanmış, gözlerini kısıp dudağının yan tarafını hafifçe ısırıyordu. Çektiğim fotoğrafı incelerken kalp atışlarım hızlandı. Kollarını bir anda etrafıma sardığı için şaşkınlıkla sıçradım ve onu görebilmek için elimdeki kamerayı indirdim. Gözlerindeki telaş okyanusunu görebiliyordum. Şu âna kadar ne kadar çok kötü şey yaşamış olsam da Jensen’ın gözlerindeki üzüntünün beni hüzünlendirecek en büyük güce sahip olduğundan emindim.

“Bana sorunun ne olduğunu gerçekten söyleyecek misin?” diye sordum fısıldayarak. Soluğunu yüzümde hissedince gözlerimi kapadım. Çiğnediği nane sakızının kokusunu alıyordum.

“Patty’yle nasıl yaşamaya başladığımı hatırlıyorsun, değil mi?” dedi sessizce.

Gözlerimi hemen açıp başımla onayladım. Sarhoş olmuş Jensen’ın, babası için duyduğu nefreti haykırışını, annesini nasıl hamile bıraktığını, sonrasındaysa sessiz kalması için nasıl para ödediğini ya da annesinin çocuklardan nefret eden bir adamla olan ilişkisi yüzünden onu nasıl terk ettiğini dile getirişini asla unutmayacaktım. Jensen bakışlarını uzağa çevirdi, dudakları endişeyle kıvrılmıştı. Bakışlarımla onu takip edip okyanusun üzerinden kaybolmak üzere olan güneşe baktım. Ona iyice sokulup bedenine yaslandım. Jensen çenesini başımın üzerine koymuş, bana sardığı kollarını iyice sıkılaştırmıştı. İkimiz de öylece güneşin batışını seyrettik.

“Ne olmuş ona?” diye sordum. Batmakta olan güneşin sadece çok az bir bölümünü görebiliyorduk.

“Asla annem gibi olmak istemedim. Ya da babam. Onun gibi bencil olmama izin vermeyeceğim asla. Hiçbir zaman yalancı ya da aldatan biri olmak istemiyorum,” dedi Jensen. Kaşlarımı çatıp şaşkınlıkla ondan uzaklaştım.

“Tamam?”

Jensen tuttuğu nefesini bıraktı. “Bu gerçekten çok berbat,” deyip bedenlerimizin arasından kuma baktı. Gözlerini bana çevirdiğinde bakışlarında gördüğüm o ifade beni neredeyse paramparça etti.

“Ben…” Derin bir nefes aldı. “Biz ayrıyken biriyle görüşüyordum.” Kelimelerinin oluşturduğu darbeler geride sızı bırakıyordu. “Hiçbir zaman ciddi bir ilişki değildi. Bu yüzden ondan sana hiç bahsetmemiştim.”

“Sorun değil,” deyip onu durdurdum. “Yapma. Onun hakkında bir şey duymak istemiyorum.”

“Mia…” Yutkunurken âdemelması hareket etti. “O hamile.”

 

6.Bölüm

 

Günümüz

 

Jensen

Babamı asla tanımamıştım. Onu biliyordum fakat onunla hiçbir zaman tanışmamıştım, adını bile bilmiyordum. Bu on üçüncü yaş günümün arifesinde adını öğrenene kadar da böyleydi. O gece, tanıdığım diğer anneler çocukları için aldıkları hediyeleri paketlerken, benim annem valizini topluyordu. Bir ses duyup odasına gitmiştim. Çünkü düşüp bir yerini çarptığını sanmıştım. Annem çok ağır bir alkolikti. Sınıfımdaki diğer çocukların gece geç saatlere kadar video oyunu oynamaktan dolayı gözlerinin altında torbalar oluşurken, benimkiler annem kusarken yüzüne gelmesin diye kestane rengi saçlarını gece boyunca tutmaktan oluşuyordu. Öğretmenlerim çoğu günler ev ödevlerimi yapmayı unuttuğum için beni sorumsuzlukla suçluyordu. Onlara, çoğu gece ödevlerimi banyonun soğuk zemininde yaptığımı ve genellikle de her şeye annemin kusmuğunun bulaşmasıyla sonuçlandığını cesaret edip söyleyemiyordum.

Oliver gibi parlak bir çocuk değildim ya da Victor gibi varlıklı bir ailem yoktu. Junior gibi de sporda başarılı değildim fakat iyi bir kalbim vardı ve bu da bana yeterdi. Çoğu zamanlar iki saatlik uykunun ardından uyanır ve anneme benim de iyi notlar alabileceğimi kanıtlamak için çalışırdım. Basketbol takımına katılmıştım. Komşuların çimlerini biçiyordum. Bunlarla annemin saygısını kazanabileceğimi düşünürdüm fakat o gece, onu eşyalarını toplarken yakaladığım zaman bana bakmak için dönmüş, kapıda durduğumu gördüğündeyse gri gözleri şaşkınlıkla kocaman açılmıştı. O an, bunların hiçbirinin onun için öneminin olmadığını fark etmiştim. Asla da önemli olmayacaktı.

“Sen neden uyumuyorsun Jens?” diye sormuştu; hafifçe geveleyerek çıkmıştı kelimeler ağzından.

Sessizce, “Ne yapıyorsun?” diye sordum. Çantanın içinde hareket eden elleri durmuştu.

“Artık bunu daha fazla yapamam.” Sessizce ağlıyordu. “Burada kalamam ve nasıl annelik yapacağımı biliyormuşum gibi davranamam. İkimiz de yapamadığımı biliyoruz. Yapamam… Ona çok fazla benziyorsun. Büyüdükçe daha çok onun gibi görünüyorsun. Ben senden…” Durup burnunu çekti. “Ben senden nefret etmek istemiyorum.”

“Gidiyor musun?” Sesim çatallaşmıştı. Titreyen parmaklarımın altındaki kapının kolu takırdıyordu.

“Yalnızca kısa bir süreliğine. Kafamı toparlamak için zamana ihtiyacım var. Archer bizim için her şeyi ayarlıyor. Hakkın olanı alman için hesabı ikiye bölüyorum.”

“Archer mı?” diye fısıldadım. Gözlerimde biriken yaşlara engel olmak için odaklanmaya çalışıyordum.

“Senin… baban.”

“Benim donörüm demek istiyorsun. Öyle demiştin. Benim sperm vericim, donörüm.”

“Eh… Kendisi burada değil, öyle değil mi?” diye tersleyip gözlerini kıstı. “Bana dünyaları vaat etti, beni hamile bıraktı ve bizi susturmak için de para teklif etti. Bunu daha fazla sürdüremem. Artık buna daha fazla katlanamam.” Şimdiyse annem inleyerek ağlıyordu. Yüzünü ellerinin arasına gömmüştü, saçları yüzünü gizliyordu. Anneme, yatağın üzerindeki valizine, odasına ve sonra yere baktım.

“Neden gidiyorsun? “ diye sordum. “Neden?”

Annem burnunu çekti. “Kendimi toparlayınca geri döneceğim.”

“Lütfen gitme, anne. Daha iyi biri olmaya çalışacağım,” diye yalvardım.

“Patty birazdan burada olacak.” Yüzünü silip valizin fermuarını kapattı. Bana doğru yürüyüp bir eliyle çenemden kavradı. Neredeyse aynı boydaydık. Her zaman onu yatağa taşımaya yardım etmemle ilgili espriler yapardı. “Seni seviyorum, Jensen. Gerçekten seviyorum fakat ben iyi değilim. Bunu bilmek zorundasın.”

Beni yanağımdan öpüp odadan çıktı. Arkasından kapanan kapının sesini duyana dek olduğum yerde öylece kalakalmıştım. Kelimelerini sürekli zihnimde tekrarlıyordum. “Seni seviyorum, Jensen. Gerçekten seviyorum fakat ben iyi değilim. Bunu bilmek zorundasın.”

Bu anıyı sık sık hatırlıyordum. Belki de olması gerektiğinden çok daha fazla. Her defasında da aynı sonuca ulaşıyordum. Beni sevmişti fakat kalmayı isteyecek kadar değil. Önceliğinin ben olmasına yetecek kadar değil. Bu hikâyeyi yalnızca üç kişiyle paylaşmıştım: Oliver, Mia ve şimdi de siz. Anlatma sebebim bana acımalarını istemem değildi. Kaderimi kendim seçtim. İyi olsun ya da olmasın hareketlerimin sonuçlarına katlanmam gerekiyordu. Anlattım çünkü geçmişimizden ders çıkarmamız gerekiyordu. Geçmişteki hataları tekrar etmemek için eskilerin üzerinde çalışmalıydık.

Zor bir çocukluk geçirdiğimi söyleyemezdim. Daha kötüsünü yaşayan insanları biliyordum. Hiçbir zaman tacize uğramadım ya da dövülmedim. Asla bana bir hiç olduğum söylenmedi ya da hiçbir zaman hakir görülmedim. Sevilmemiştim sadece; ilgiyle yetiştirilmemiştim. Biyolojik ailem tarafından sevildiğimi asla hissetmedim fakat sevgiyi başka yerlerde bulmuş, hissetmiştim. Kardeşim gibi gördüğüm arkadaşlarımda sevgiyi bulmuştum. Onların aileleri tarafından, bakıcı annem olan Patty tarafından sevilmiştim. O, bir kadının nasıl iyi bir anne olması gerektiğini bana öğreten kişiydi. Ve aşkı bir kızda bulmuştum. Küçücük, nazik, cilvebaz, sarışın ve adı Mia olan kızda.

Mia aşktı, sevgiydi. O her şeydi. Beni sevmiş, desteklemiş ve ilham kaynağım olmuştu. New York’a gitmek için onu geride bırakmak zorunda kalmam hayatımda yaptığım en zor seçimlerden biriydi. Tek başıma büyük bir şehirde olmak, okulda tanıştığım diğer kişilerde olduğu gibi benim için çok da eğlenceli ve heyecanlandırıcı değildi. Geride bıraktığım hayatımı seviyordum. Şehrimi seviyordum. Kız arkadaşımı seviyordum fakat bana tamamen kapıldığını fark etmiştim. Ailesinin bizim ilişkimizi onaylamayışını da görmüştüm, bu yüzden şehirden ayrıldığımda ilişkimizi bitirmiştim. Bir mola vermenin ikimiz için de iyi olacağını düşünmüştüm. Başka kızlarla çıkmayı ya da başkasıyla seks yapmayı gerçekten de planlamamıştım ama her nasılsa olmuştu işte. Hatamız yüzünden o kızı yarı yolda bırakamazdım. Bu sorumsuzca ve affedilemezdi fakat olmuştu bir kere. Hayatta böyle şeyler olurdu. Mia’nın anlamasını bekleyemezdim. Onun anlamasını beklememiştim ama yıllar önce sevdiğim ilk kadının bütün her şeyini bir çırpıda toplayışına şahit olduğum gibi Mia’nın eşyalarını toplayıp çantasına yerleştirmesini izlediğimde, neleri daha farklı yapabilirdim diye merak etmekten kendimi alamamıştım.

Şiir dersini birlikte aldığım o kızla sevişmemeliydim. Bunu kesinlikle biliyordum. Hem de çok iyi fakat bunların hepsinden önce, keşke bu küçük kıza daha sıkı sarılsaydım. Keşke onunla daha fazla konuşsaydım. Keşke onu benimle gelmesi için ikna etmeye çalışsaydım. Gözlerinden dökülen o yaşları silmeyi isterdim fakat yanına yaklaşmama bile izin vermiyordu.

Burnunu çekerek, “Tanrım, gerçekten göt herifin tekisin,” demişti Mia gözyaşları arasından. “Lanet olası, sana gerçekten güvenmiştim.”

Ve bu her şeyden daha çok canımı yakmıştı, çünkü haklıydı. Orada, onun karşısına dikilip bütün olanların kelime anlamını tartışabilirdim: Ara vermiştik. Seth adında bir züppeyle çıktığı gerçeğini biliyordum, sonrasında bu Adam denen adam çıkagelmişti. Her hafta sonu birlikte takıldıklarını biliyordum. Bazen Mia’yı evine bıraktığını ve geceyi onda geçirdiğini de. Bunların hepsini biliyordum. Bütün bunları onun yüzüne haykırabilirdim fakat yapmamıştım. Çünkü ilişkimize ara vermiştik. İstediğimiz her şeyi yapabilirdik ama günün sonunda birlikte olmamız gerekiyordu ve ben her şeyi mahvetmiştim.

“Özür dilerim,” dedim ona doğru bir adım atarak. Başını yukarı kaldırmıştı.

“Dileme. Şu an bana dokunmaya bile çalışma.” Göğsü hıçkırıklarla yükselip alçalıyordu. Daha önce onu ağlarken görmüştüm fakat böylesine hiç şahit olmamıştım. Ailesinin köpeği öldüğünde bile bu şekilde ağlamamıştı. Lanet olası bu durum beni öldürüyordu. Onun o mavi gözleri benim yüzümden acıyla dolmuştu. Parmağını kaldırıp bana doğru yöneltmişti. “O ben olmalıydım. Şu an düşünebildiğim tek şey bu.”

Gözlerimi kapatıp acımı bastırmaya çalışıyordum ama faydası olmuyordu. Ağzımın iç kısmını ısırıp ağlamamaya çalışıyordum. Tek isteğim ağlamaktı fakat bunu onun önünde yapamazdım. Sırf bu yüzden, kan tadını alana dek ısırmaya devam ettim ben de.

“Sen benim en iyi arkadaşımsın, Mia,” deyip gözlerimi açtım. Çantasını omzuna asmıştı. “Lütfen gitme.”

Öfkeli bir şekilde başını salladı. Dalgalı saçı yüzündeki ıslaklığa yapışıyordu. “Sakın kalmamı isteme,” dedi kısık bir sesle.

“Lütfen,” diye fısıldadım yeniden.

“Jensen, yapamam!” Yüksek sesle hıçkırıyordu. “Şu anda sana bakmaya bile katlanamıyorum!”

“O zaman başka tarafa bak fakat lütfen kal, gitme. Sadece bu gece için.”

Mia gözlerini kapatıp derin bir soluk aldı. Yüzünden dökülen yaşları sildi. “Şu an gerçekten senden nefret ediyorum,” diye ekledi tekrar gözlerini açtığında. “Gerçekten ama gerçekten senden nefret ediyorum.”

“Biliyorum, bebeğim.” Ona doğru adım atarak onu göğsüme çekip sarıldım. Beni itip kendinden uzaklaştırmaya çalışacağını biliyordum. Belki de tırmalayacaktı fakat onu hissetmeye ihtiyacım vardı. Onu tutmaya ihtiyacım vardı.

“Sakın bana o şekilde seslenme.” Mia hıçkırarak ağlıyordu. “Aman Tanrım. Sanki boğulacakmışım, nefes alamayacakmışım gibi hissediyorum.”

Ona sıkıca sarıldım. Onu bırakmak istemiyordum. Asla. Benden uzaklaşıp yüzüme baktı. “Şimdi ne yapacaksın? New York’a temelli olarak mı taşınacaksın?”

Sert bir şekilde dilimi ısırdım ve başımla onayladım.

“Ya sonra?” diye ekledi hızlıca.

“Mia,” deyip söze girdim; derin bir soluk aldım. “Onunla evlenmek zorundayım.”

Eğer ömrümün geri kalanı için hafızamdan bir şeyi silmem mümkün olsaydı, döşemenin üzerindeki annemin anısı, beni terk edip giderken annemin yüzündeki o ifade ya da Patty’nin annemin geri gelmeyeceğini söylediği zamanki bakışları olmazdı. Bu bombayı patlattığım o an, Mia’nın yüzünde oluşan o acı yüklü ifade olurdu.

“N-Ne?

“Evinden kovuldu. Çok genç ve gidecek başka bir yeri de yok. Babası…”

Ben daha cümlemi bitiremeden Mia ellerini kaldırıp beni susturdu.

“Lanet olası kelimelerini duymak istemiyorum. Bunu duymak istemiyorum.”

“Lütfen açıklamama izin ver.”

“Sakın.” Sıkıca karnını tutuyordu; her an kusacakmış gibiydi. “Gitmek zorundayım. Sadece… Üzgünüm ama gitmek zorundayım.” Kapıya doğru yürüdü ve son bir kez dönüp bana baktı. Gözlerini yüzümde, bedenimin her yerinde gezdiriyordu. Bunun bir elveda olduğunu anlamıştım. Bundan daha fazlasını neden beklediğimi gerçekten bilmiyordum.

“Üzgünüm,” deyip yürümeye başladı. “Ben… Ben yapamam.”

Kapanan kapıya kısa bir süre için bakıp öfkenin beni ele geçirmesini bekledim fakat öyle olmadı. O kızı bütün hayatım boyunca seveceğimi düşündüm ve bunu daima hatırlayacağımı biliyordum. New York’a geri dönmek zorunda olmam, gerçekte bana yabancı olan biriyle evlenecek olmam, geleceğimin bu kızın babasının ellerinde olması ya da taşıdığı çocuğun bana ait olması hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Hiçbir şey hayatımın en önemli kişisini kaybetmiş olmam gerçeğinden daha önemli değildi. Onu asla geri kazanamayacağımı biliyordum. Geleceğin bizim için, benim için neler sakladığına bakmaksızın, ona tekrar sahip olamayacağımı biliyordum. Onu hak etmiyordum.

Kapının önünde, yerde oturmuş, güneş batana kadar Mia’nın o kapıdan geri gelme ihtimaline karşı öylece bekledim.

Gelmedi.

Telefonla aradım. Evine gittim. E-posta gönderdim, mesaj attım fakat hiçbir şey işe yaramıyordu. Bu yüzden ben de yazmaya başladım.

Bir iddia üzerine öpüşmüştük ve dudakları benim dudaklarıma değdiği andan itibaren mahvolduğumu biliyordum.

 

En iyi Arkadaşımın

Düğünü

BEŞ YIL SONRA

 

Mia

İnanıyordum ki hayatımızdaki önemli gelişmeler, içinde yaşadığımız topluma göre ne kadar hızlı ya da yavaş gelişme gösterdiğimizi ölçmek için vardı. Düğünler de onlardan biriydi. Arkadaşlarımın hepsi evlenmeye başladığında ve ben köşede oturup, “Siz bana bakmayın. Buradaki partinin tadını çıkarın,” diye beklerken, hayatımdaki insanların beklediğimden daha hızlı bir şekilde hayatlarına devam ettiklerini fark etmiştim. Dışarıdan birinin gözüyle, benimle ne zaman tanıştığınıza bağlı olarak benim hakkımda iki şey söyleyebilirdiniz: “Zavallı kız, zor günler geçirdi. Eğer on tane kedi satın alıp hayatının kalanını yapayalnız geçirse hiç şaşırmazdım,” ya da “Artık bir gün, onun… etrafta dolaştığı şu adamlardan biriyle başını bağlaması gerek.”

Gerçekten de annemin, gittiği şu kitap kulübü toplantılarındaki arkadaşlarına bu seçeneklerden ikincisini söylediğini duymuştum. O, bu kitap kulübü toplantılarını beni arkadaşlarının seçkin çocuklarına yamamak için bir yol olarak kullanıyordu. Sinir bozucuydu. Son kulüp toplantısı birkaç hafta önce yapılmıştı ve en büyük tartışma konusuysa en iyi arkadaşımın düğününe kimi götürmem gerektiğiydi. Neyse ki düğüne erkek kardeşimle gitmek için anlaşmıştım. Böylece Clippersların oyununu babamla birlikte izleyebilecektik. Ayrıca oradaki kadınlardan birinin çocuğunun Facebook sayfasının açık olduğu iPhone ellerinde dolaşırken yapılan muhabbet sırasında konuşmanın kesintiye uğramasıyla kurtulabilecektim.

İnsanların düğünleri, randevularla neden ilişkilendirdiklerini hiçbir zaman anlamamışımdır. Acaba bunu sebebi, sevdikleri biri evlenirken, istikrarlı bir ilişki içinde olmadıkları için ezik olarak görülmek istememelerinden miydi? Kendi başıma yeterince güvende olduğumu hissediyordum. Çok teşekkür ederim ama değerimi bana göstermesi için bir erkeğin varlığına ihtiyacım yoktu fakat arabamın anahtarlarını en iyi arkadaşımın ve sevdiğim insanların onun bu büyük gününde bir arada olacağı otelin görevlisine uzattığım sırada, içimde beliren bir tutam özlemle sarsılmıştım. Bu özel ânı, olayı birlikte paylaşacağım birinin yanımda olmasını isterdim.

“Tanrım, gelmişsin!” dedi Estelle otelin düğün salonuna girdiğimi görür görmez. Hızlıca ayağa kalkıp neredeyse koşarak yanıma geldi. Üstündeki beyaz kıyafete uzun, gevşek, dalgalı saçları dökülüyordu. Şu an kısa olan saçlarımın uçlarına dokunduğunda hareketsizce durmuş, bana gerçeği, saçımdan nefret ettiğini söylemesini bekledim.

“Britney’ye[3] benzemiş gibi hissediyorum,” deyip homurdanarak saçlarımı diplerinden çekiştirdim. Sanki hareketim onları geri getirecekmiş gibi. Tıpkı Rapunzel’in saçları gibi çocukluğumdan beri uzun saçlarım vardı. Bu köklü değişiklik genelde benim karakterime uymayacak tarzda bir hareketti.

Estelle güldü. O büyük, mavimsi gözleriyle bana parıltıyla bakıyordu. “Aylardır saçını kesmekten bahsediyordun ve o kadar da kısa değil.” Başımı eğdim; kaşlarım sorgular bir şekilde yukarı kalkmıştı. “Pekâlâ, tamam. Bayağı kısa olmuş ama harika görünüyorsun!”

“Teşekkür ederim,” dedim gülümseyerek. “Benim hakkımda yeterince konuştuk. Yeniden evlenmeye hazır mısın?”

Birkaç ay önce, uzun süreli arkadaşımız olan, çok uzun zamandan beri Estelle’in kalbini çalmış olan adamla, Oliver’la evlenmişti fakat bugün resmi törenlerini gerçekleştiriyorlardı.

“Evet, hazırım!” dedi gülümseyerek. Estelle’den yayılan bu bulaşıcı, delişmen sersemliğe minnettardım. Düğünü atlatmamın zor olacağını biliyordum. Bunun sebebi arkadaşlarım için çok sevinçli olmamam değil de bütün ortak arkadaşlarımızın orada olmasındandı. Onlardan bir tanesiyse benim son beş yıldır bulaşıcı bir hastalıkmış gibi kendisinden köşe bucak kaçtığım sağdıçlardan biriydi. Dahası benimle birlikte yürüyecekti.

Oliver’ın kız kardeşi Sophie, biz üzerimizi giyinirken bize katıldı. Mimoza kokteyllerimizi içip birkaç hafta önce kutladığımız içkili bekârlığa veda partisindeki maceralarımıza güldük. Açık pembe nedime elbisesinin içine girip makyajıma geçmeden önce kirli sarı saçlarımı karıştırdım. Gözümün ucuyla hareketliliği yakalayınca soluğumu tutup elimdeki ruju düşürdüm. Estelle’i gelinliğini giymiş, süitin banyosundan dışarı yürürken görünce dönüp tüm dikkatimi ona verdim. Düğün alışverişine gittiğimizde elbiseyi onun üzerinde görmüştüm fakat şimdi gelinliği üzerinde, saçları ve makyajı yapılmış bir haldeyken görmek bunu gerçek kılıyordu.

“En iyi arkadaşım evleniyor,” diye fısıldadım. Gözlerimde yaşlar birikmişti; gülümsüyordum. Estelle hafifçe güldü, elleriyle yüzünü yelpazeliyordu.

“Sakın yapma. Beni ağlatacaksın! Dört aydan beri evliyim zaten!” dedi fakat ben yine de gözyaşlarımla boğuşuyordum.

Onu tekrar bakışlarımla süzdüm ve elbisenin, bedenini dizlerine kadar mükemmel bir şekilde sarışını hayranlıkla izledim.

“En güzel elbiseyi seçmişsin. Ben olsam onu asla çıkarmazdım,” deyip elbisesinin alt kısımlarındaki işlemeleri işaret ettim.

Bana gülümseyerek aynanın önüne doğru yürüdü. Duvağını elinde tutuyordu. “Annemin bunu başıma örtmesi gerekiyor.”

“Eminim ki birazdan burada olacaklar. Sophie, Sander’ı ve bebeği kontrol etmeye gitti. Olağanüstü görünüyorsun, Elle. Bunu sadece sen olduğun için söylemiyorum. Gerçekten inanılmaz görünüyorsun.”

Estelle derin bir nefes aldı. Gözlerimiz aynada buluştuğunda öncekinden daha canlı ve ışıl ışıl gülümsüyordu. “Teşekkür ederim. Her şey için çok teşekkür ederim,” deyip durdu. Yutkunup gözyaşlarına engel olmaya çalıştı. “Çektiğin o güzel resimlerim için teşekkür ederim ve… her şey için. Eğer sen olmasaydın şu anda burada olmazdım.”

“Olurdun. Bu kaçınılmazdı,” deyip sarılmak için ona doğru yaklaşarak çenemi omzuna koydum. “Ama bugünü seninle paylaştığım için gerçekten çok mutluyum.” Estelle’i hafifçe sıktım. “Sanırım Fasulye seni salona doğru yürürken gördüğünde pantolonuna boşalacak,” deyip ellerimi indirdim.

“Onun hediyesini Vic’le birlikte gönderdim. Büyük ihtimalle şimdiye kadar boşalmıştır,” dedi Estelle gülerek. Hediye özel bir fotoğraf albümüydü. Bu albüm benim çektiğim, Estelle’in doktor önlüğüyle çekilmiş süper seksi fotoğraflarını içeriyordu.

“Hmm, evet. Bu muhtemelen işe yaramıştır,” dedim. Kapının kilidinin açılma sesini duyduğumuzda kapıya doğru döndük. Estelle’in annesiyle benim annem içeri girdi. Ardından Sophie onları takip etti. Üçü birden Estelle’i elbisenin içinde görünce şaşkınlıkla bakakaldılar. Onların daha iyi görebilmesi için yavaşça kenara çekildim. Estelle’in annesi ağlamaya başladığında boğazımda bir düğüm hissettim.

“Çok güzel görünüyorsun,” dedi annesi.

“Anne, lütfen dur artık. Beni de ağlatacaksın ve bütün makyajım mahvolacak.”

“Aman Tanrım, kardeşim seni görünce ölecek,” diye ekledi Sophie.

“Küçük kızlarımız büyüdü artık,” diye belirtti annem.

“Siz hanımlar inanılmazsınız!” deyip gözlerimin kenarlarına dokundum. Yine ağlamamaya çalışıyordum.

Estelle odada kalırken hepimiz merdivenlerden aşağıya inip düğünün gerçekleşeceği yere, evin arka tarafındaki plaja doğru yöneldik. Sağdıcı gördüğümde içimde birden bir korku belirdi. Yanındakilerle neşeli bir şekilde konuşuyor, denize doğru bakıyorlardı. Hazırım, dedim kendi kendime. İyiyim. Fakat o arkasına döndüğünde ve yüzünü yandan gördüğümde bacaklarım hareket etmeyi bırakmıştı.

“Eyvah. Bunun nereye varacağını tahmin edebiliyorum.” Erkek kardeşimin sesini duyduğumda başımı geriye çevirdim. “Derin nefes al ve sonra adım at, kardeşim. Derin nefes ve adım.”

“Nasıl yürüneceğini biliyorum Rob fakat uyarın için teşekkürler,” dedim.

Rob omuzlarını silkti, erkeklerin olduğu tarafa bakınca gülümsedi. “Senden önce yürüdüğümü düşünürsek belki biraz yardıma ihtiyacın olur diye düşündüm.”

Gülerek gözlerimi devirdim. “Aslında ben senden önce yürümüştüm. Çok teşekkür ederim.”

“Evet, haklısın,” dedi eğlenerek. Kollarını omzumun etrafından dolayıp beni kendine doğru çekti ve bana sarıldı. “Geminin kaptanı sensin,” diye mırıldandı saçlarıma doğru. “Hadi tekrar et.”

“Geminin kaptanı benim,” deyip derin bir soluk aldım. “Taşındığımda sensiz ne yapacağım?”

“Çok kolay.” Elini omzumdan çekip bana bakmak için hafifçe uzaklaştı. “Gitme o zaman.”

“Ha ha,” deyip ona gülümsedim. “Biliyorsun, bu iş fırsatını geri tepmeyeceğim.”

Rob derin bir soluk verdi. “Demek istediğim, eğer benimle olursan ikizleşirsin, eğer ayrılırsan o zaman da ikizleşmezsin.”

Gülüp onu ittim. “Çok aptalsın. Biz her zaman ikiz kalacağız.”

Birlikte kalabalığa doğru yürüdük. Rob’un varlığı başımı dik tutmam için ihtiyacım olan gücü vermişti. Hayatımda ikiz olduğum için nefret ettiğim zamanlar olmuştu. Sürekli aynı kıyafetleri giydiğim ikiz kız kardeşim olmamasına rağmen ki aranızdaki mücadele hep bu yüzden doğardı, bazı zamanlar kendimi bozguna uğramış gibi hissediyordum. Çoğu zamanlardaysa bu his kısa süreli oluyordu. Çünkü günün sonunda hiç kimse beni erkek kardeşimin anladığı gibi anlayamıyordu. Bu ikiz olduğumuz için mi, yoksa genel olarak kardeş olduğumuzdan mı kaynaklandığından emin değildim fakat ona sahip olduğum için minnettardım. Bu yüzden de New York’taki bir dergi için fotoğraf çekme işiyle ilgili o inanılmaz fırsat elime geçtiğinde, bunu fazlasıyla düşünmek zorunda kalmıştım. İki yıl önce olsaydı bu fırsata gözlerim kapalı evet derdim fakat yaşlandıkça ailem benim için daha önemli olmaya başlamıştı. Daha önceden düşündüğümün aksine onları arkada bırakma düşüncesi hiç de cazip gelmiyordu.

“Hey Meep, güzel görünüyorsun,” dedi Oliver yanlarına gittiğimizde.

“Teşekkürler. Sende çok seksi görünüyorsun fakat bu yeni bir haber değil,” deyip hepsinin gülmesine sebep olmuştum. Bir tanesi hariç hepsi gülmüştü. Ona her baktığımda kalbimi paramparça eden adam. Ben de doğrudan ona bakmamaya çalıştım.

“Evlenmeye hazır mısın?” diye sordu Rob Oliver’a. Oliver da bugüne kadar gördüğüm en parıltılı gülümsemesiyle ona baktı.

“Ben zaten evlendim fakat evet. Onunla yeniden, yeniden ve yeniden evlenmeye hazırım.” Victor homurdanarak ona baktı.

“Lütfen orada dur. Bir sonraki yorumunun ne olacağı beni gerçekten endişelendiriyor ve bu günün geri kalanlarımız için mahvolmasını gerçekten istemiyorum.”

“Hediyeni aldın mı?” diye sordum, Victor’ın yalvarışını görmezlikten gelip yangına körükle gittim. Oliver yüksek sesle kıkırdamaya başlamıştı.

“Ah, evet. O fotoğrafları çektiğin için teşekkürler. Estelle’in o resimlerdeki bazı rolleri yeniden canlandırmasını sağlayacağım.”

“Ne rolü? Siz neden bahsediyorsunuz?” diye sordu Victor, çünkü iş bir şeylere burnunu sokmaya gelince o hiç sınır tanımıyordu.

“Estelle için yaptığım özel çekimler,” diye yanıtladım. Yanı başımda duran Rob öksürmeye başladı. Jensen’sa “Pekâlâ, bu kadar yeter,” deyip araya girdi fakat Victor sadece bana bakıyor, yüzündeki şaşkın ifadeyle kaşlarını çatmış bekliyordu.

“Özel çekimler işte,” dedim. “Bilirsin işte… Seksi pozlar?”

“Kız kardeşimin mi?” Victor neredeyse bağırıyordu. “Tamam, sorduğum için özür dilerim. Mihrapta görüşmek üzere millet!”

Victor’ın konuşmadan kendini geri çekmesini izlerken hepimiz gülüyorduk. Sadece Sophie’ye merhaba demek için durdu, girmesi için ona kolunu uzattı. Ardından bize doğru sabırsız bir bakış fırlattı.

“İşte bu da benim işaretim,” dedi Oliver. “İlk önce benim yürümem gerekiyor. Annem nerede kaldı?” diye sorup bana baktı.

“Hiçbir fikrim yok,” diyerek etrafıma göz gezdirdim.

Rob, “İşte orada!” dedi Oliver’ın annesini göstererek. Yanında tanımadığımız bir adam ve başka bir kadınla birlikte yürüyordu.

Oliver, “İşte bu göreceğimi hiç düşünmediğim bir manzara,” deyip onlara doğru yürüdü. Jensen onlara bakıp kıkırdadı. Bu kıkırtı yüzünden, uyuyan tüm hücrelerimin uyandığına yemin edebilirdim.

“O adam onun babası mı?” diye sordu Rob Jensen’a.

“Evet, kadın da üvey annesi,” diye yanıtladı Jensen bakışlarını üçünün üzerinden ayırmadan.

“Samimi görünüyorlar,” dedi Rob.

“Evet, öyleler.”

“Demi ve Bruce Wills hâlâ samimiler ve ikisi de başka kişilerle evliler. Oluyor böyle şeyler,” dedim omuz silkerek. Jensen’ın dikkatle bakan gözleri benimkilerle buluşana dek ne söylediğimi fark etmemiştim. Bakışlarındaki o anlam yüklü yoğunluk benim bir adım geri gitmeme sebep olmuştu.

“Bazı insanlar nasıl bir yetişkin gibi davranılacağını biliyor,” dedi Jensen. Sözcükleri damarlarımda dolaşan benzine damla damla ateş kıvılcımları sıçratıyordu.

“Aaa, yetişkinlerle takılmaya mı başladın sen?” dedim başımı hafifçe yana eğerek. Gözlerini kısarak bana baktı.

“Sanırım tören başlamak üzere,” dedi Rob. Kolumu sıkarak dikkatimi kendine çekmeye çalıştı. Daha ona bakmadan bana ne söylemek istediğini anlamıştım. Ben de derin bir nefes alıp kendimi toparlayarak başımla onayladım.

“Hadi, iyi geçinmeye bakalım Reynolds. Çünkü bana dokunabilmek için tek şansın bu ve sana bundan zevk almanı öneririm,” deyip Jensen’a yaklaşarak koluna girdim. Kolum onun kaslı koluna yaslandığında oluşan hissi düşünmemeye çalıştım. Onun o melodik kıkır kıkır gülüşünü ve içimde uyandırdıklarını görmezden gelmeye çalıştım. Ona yakın olmamın beynimdeki endorfin seviyesini tavan yaptırmasını yok saymaya çalıştım.

Victor ve Sophie’nin arkasındaki yerlerimizi aldık ve düğün şarkısının başlamasını bekledik. Ed Sheeran’ın Thinking out Loud şarkısının akustik versiyonu çalıyordu. Jensen elini hareket ettirip parmaklarımın arasından geçirdi. Şaşkınlıkla bir anda gözlerim kocaman açıldı ve ona baktım.

“Bunun tadını çıkarmamı önermiştin,” dedi. Ses tonu kalbimin çok hızlı bir şekilde atmasına sebep oldu.

“Lütfen yapma,” diye fısıldadım.

“Sorun ne? Yoksa cesaretini mi kaybettin?” diye sordu birlikte yürümeye başladığımız sırada. Çekimleri yapması için görüştüğüm fotoğrafçı Finley’ye gülümsüyordu.

“Hiçbir şey kaybetmedim.” Elimi elinden kurtarmaya çalışıyordum. Papazın yanına geldiğimizde durmam gereken yere geçmek için yürüdüm.

En iyi arkadaşım olan güzel Estelle’in bize doğru yürüyerek geldiğini gördüğümde Jensen’la ilgili düşüncelerim bir anda yok oldu. Daha önce Oliver ile Estelle’i birçok kez birlikte görmüştüm fakat bugün, tam güneş batarken birbirlerine aşklarını ilan ettikleri anda sahip oldukları şey beni allak bullak etmişti. Onlar bütün insanların istediği, uğruna öldüğü şeye sahiptiler. Biz orada dururken küçücük yağmur damlaları düşmeye başlamıştı.

“Güneşli havada yağan yağmur,” dedi yanımda duran Sophie. “İyi şans getirdiğini söylerler.”

“Evet, umarım bu iyi şans, makyajlarımızı mahvetmeye başlamadan önce öpüşürler,” diye fısıldadım. Gelinle damadın öpüşmelerini izlerken gülümsememe engel olamadım.  Yerlerinden kalkan küçük kalabalığa ve erkeklerin, yağmur şiddetlenmeden önce acele edip gelinle damadın öpüşmesi için acele etmelerini haykırmalarına rağmen bütün bu olanlar çok güzeldi. Jensen’la içeri, otele gitmek zorunda değildim. Çünkü öpüşme bittikten sonra herkes bir tarafa doğru kaçışıyordu.

Gelinle damat partide yavaşça ilk danslarını yaparken ben içmeye başlamıştım. Ve biraz daha içtim.

“Zor bir gece, ha?” dedi Rob yanımdaki sandalyeye oturup.

Kaygı dolu mavi gözleriyle karşılaşınca gülümsedim. “Güzel bir gece.”

Bana bir bakış fırlatıp gözlerini benimkilerden ayırdı ve elimdeki kadehe baktı.

“Demlenme zamanı gelmişti,” dedim.

“Bu şampanya.”

“Evet, pekâlâ. Bu gece şampanyayla demleneceğiz.”

“Tamam ama umalım da demlenmen kusmayla sonuçlanmasın. Çünkü kız arkadaşın yeni evlendi ve bütün gece senin saçını tutacağı konusunda büyük şüphelerim var.”

“Yapma ya, bunu bilmiyordum çünkü. Neden burada olduğunu sanıyorsun?”

Rob kahkaha attı. Kadehini kaldırdığında başını sallıyordu. “Yemek için.” Kaşlarımı çattığımı görünce gülümsedi. “Ve dans etmek için tabii,” diye ekleyince gözlerimi devirdim. “Tamam, saçlarını tutacağım. Aslında şu an zaten oldukça kısalar, sanırım bu yüzden kendi kendilerini tutacaklardır,” deyip kaşını kaldırdı saçlarıma bakınca.

“Neredeyse ikiz gibi görünüyoruz.” Kaburgalarımdan beni dürtünce gülmeye başladım.

“Yalnız şunu bilmelisin ki yakışıklı olan ikiz benim.” Şarkı sona erip de öteki başlayınca ayağa kalktı. Elini bana uzattı. Ben de elimi elinin içine koyup dans pistine doğru onu takip ettim.

Rob beni abartılı bir şekilde döndürünce güldüm. Beni aşağıya eğdiğindeyse kolunu sıkıştırdım. “İçtiğim şampanyanın üzerine bulaşmasını istemiyorsan buna bir son versen iyi olur,” dedim tekrar beni yukarı kaldırdığında.

“Meep, eğlenceyi bozacağını kesinlikle çok iyi biliyorsun,” dedi homurdanarak. “Sanırım başka bir dans partneri arayacağım.”

“Sen kafana göre takıl, benim de banyoyu kullanmam gerekiyor,” dedim ve birlikte dans pistinden uzaklaştık.

Dışarı çıkar çıkmaz annemin gülüşünün yankısını duyduğumda sesin geldiği tarafı takip ettim. Kiminle konuştuğunu gördüğümdeyse durdum ama o zamana kadar annem beni çoktan fark etmişti ve yanına gitmem için sesleniyordu.

“Mia, buraya gel! Jensen’a New York’taki işten bahsettin mi?” diye sordu.

“Ahh… Hayır.” Jensen’a bakmaya cesaret edemedim.

“Onun hâlâ orada yaşadığını biliyor muydun?”

Eğer bakışlar öldürebilseydi… Zavallı annem. Annemi partiden sürükleyerek çıkarmak ve ona, “Elbette bunu biliyorum!” diye haykırmak istedim.

Adresini bile ezbere biliyordum. Kafamı ona takıp onu takip ettiğimden değil de Patty’yi ziyarete ettiğimde, beni Jensen’a bir sürü şeyler postalamak zorunda bıraktığı içindi.

Eşyaları postalamayabilirdim ve Patty de beni asla suçlayamazdı fakat sadece bu şekilde yardım edebilirdim. Şimdiyse o sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. Her türlü yardıma ihtiyacı vardı. Boxer şortlarından, kızı için battaniyeye kadar ona her şeyi göndermiştim. En çok neyin beni yaraladığını bilmiyordum. Onu o boxerların içinde bir daha göremeyecek olmak mı, yoksa bizim olması gereken fakat olmayan o küçücük kıza bir şeyler vermek mi?

“Ah, tamam. Neden ona taşınmandan bahsetmiyorsun?” diye sordu annem. Bakışlarımı bir anda anneme çevirdim. Çıldırmış mıydı? Ne yapmaya çalışıyordu?

“Ne taşınması?” diye sordu Jensen. Umursadığından ziyade nezaketen soruyordu muhtemelen. Ona bakıp onu hâlâ okuyabildiğimi bakışlarımla anlatmaya çalıştım fakat anneme bakıyordu.

“Mia çok yakın zamanda New York’a taşınıyor!” dedi annem. Bana bakınca yüzündeki gülümseme kocaman olmuştu. “Orada büyük bir iş teklifi aldı, fotoğrafçı olar…”

“Anne,” deyip konuşmasına daha fazla devam etmeden onu durdurdum. “Eminim babam seni arıyordur ve Jensen’ın kariyerim ya da taşınacak oluşumla ilgilendiğinden de şüpheliyim. Bu yüzden gidip babamı bulsan iyi olur ya da Hannah’nın bir şeyler için senin yardımına ihtiyacı vardır.”

Yaramaz bir çocukmuşum gibi beni yok saymayı Bettina’dan daha iyi kimse yapamazdı. “Mia, burada sohbet ediyoruz. Eminim ki Jensen New York’ta ne yaptığını bilmekten mutlu olacaktır. İkiniz de aynı iş kolundasınız. Aslında belki de sen Mia’nın nerede çalışacağını biliyor…”

Ağzım açık kalakalmıştım.

“Evet, Mia. New York’ta ne yapacağını bilmekten mutluluk duyarım,” dedi Jensen. Dönüp ona ters ters baktım. Ondan nefret ediyordum. O muhteşem vücudunu mükemmel bir şekilde saran bu aptal beyaz gömleği, lacivert papyonu ve onunla uyumlu pantolonuyla kesinlikle ve tamamen ondan nefret ediyordum. Ona, “Canın cehenneme,” demek isterdim ama demedim. Şimdi bile karşı konulmaz olduğun için canın cehenneme. Muhteşem karınla sümüklü küçük kızına geri dön, seni aşağılık herif. Bütün bunlar söylemek istediklerimdi. Bunları söylemek beni mutlu ederdi ama yine de dile getirmedim. Çünkü benim bile sınırlarım vardı.

“Pekâlâ, size eğlenceler millet. İşemeye gideceğim, ardından da partiye geri döneceğim,” dedim onun yerine.

“Mia!” deyip şaşkınlıkla soluğunu tuttu annem.

“Ah, affedersiniz,” dedim. Jensen’a bakıp ağzımı kapatmak için elimi ağzıma getirdim. O ise gülmesine engel olmaya çalışıyordu. “Tuvalet demek istemiştim. Han’fendiler işemez.”

Ben yürüyerek oradan uzaklaşırken arkamdan annemin özür dileyişlerinin arasından Jensen’ın kahkahalarını duyabiliyordum. Tuvalete girdiğimdeyse aynaya baktım ve kendimi gülümserken yakaladım. Gözlerimi kısıp Jensen hayatımdan çıkıp gittiğinden beri kendi kendime söylediğim mantrayı tekrarladım. Onun bir ailesi var. Sana artık ihtiyacı yok. Bununla birlikte, onun da beni bir daha asla görmek istememesi için yeterince sebebi vardı. Daha önce olduğu gibi yakın ve samimi davrandığına hâlâ inanamıyordum.

Partiye geri dönüp yemek yedim, Estelle dışında kimsenin araya girmesi olmaksızın içtim. Estelle’in geldiği anlar da yorgun ayaklarını dinlendirmek için bir iki dakikalığına yanımda oturduğu anlardı genellikle.

“Demek New York?” Arkamdan gelen bir soru duyduğumda bar kısmında ayakta duruyor, kendime başka bir içecek alıyordum. Geriye döndüğümde onun gri gözleriyle buluştum.

“Evet.” Göğsümde aniden beliren acıyı yutkunarak bastırmaya çalışıyordum.

“Bana asla söylemeyecektin değil mi?” diye sorup başını hafifçe yana eğdi. Gözlerini okuyamıyordum. “Oraya taşınacaktın. Belki de yakınımda bir yerlerde yaşayacaktın. Büyük ihtimalle iş arkadaşlarımın bazılarıyla çalışacaktın ve hiçbir şekilde bana söylemeyecek miydin?”

Kalbim, kafesinden kurtulmaya çalışan bir hayvan gibi göğsümün içinde gürleyerek atıyordu. Jensen ve ben beraberken, onu gördüğüm zaman hissettiğim midemde kelebeklerin uçuşması hissi sonunda kaybolmuştu. Onu her zaman görmenin, öpmenin, onun kollarında uyanmanın verdiği alışkanlıkla, yeni birlikteliklerde olan o heyecan yok olmuştu. Onu daha az seviyor, daha az istiyor değildim fakat şu anda hissettiğim bu duygu? Gerçekten de kalbim onun avucunun içindeymiş gibi hissediyordum. Bunu hissetmeyi epey bir süre önce durdurmuştum. Şimdiyse o duygunun geri gelmiş olmasından hoşlandığımdan emin değildim.

“Ben… Ben bunu öğreneceğinden emindim. Demek istediğim, Patty’nin sana söyleyeceğinden emindim,” deyip içkimin hazır olduğunu söyleyen barmene bakmak için döndüm.

“Patty söyleyecekti ama sen değil.” Yanıma doğru yaklaşınca bedeninden yayılan ısıyı hissettim. Nefesini boynumda hissettiğimde gözlerimi kapadım. Soluğunun çıplak göğüslerimin üzerinde gezinip eskiden yaptığı gibi beni kışkırttığını hayal ettim. Daha sonra karnımın üzerinde ve daha aşağıda…

Durup tekrar gözlerimi açtım. Barmen eğlenceli bir şekilde bana bakıyordu. Bardan uzaklaşmaya çalışırken Jensen’ın sert, kaslı göğsüne çarptım.

“Üzgünüm,” deyip dönerek bir adım geriye gittim. İçin için yanıp tutuşmama rağmen onunla arama mesafe koymaya çalışıyor, ondan, nefesinden kaçıyordum. “Dürüst olmam gerekirse, söylemek istediğim, biz seninle görüşmüyoruz ki Jensen.” Konuşmaya ara verip başımı kaldırarak yüzüne baktım. “Yani, bu yüzden hayır, sana posta güvercini ya da başka bir şey göndermeye niyetim yoktu.”

Kaşları yukarı doğru kalktı. Dudakları eğlenmiş bir şekilde kıpırdadı. Onu kendime çekip kollarımı boynuna dolama ve dudaklarımı onunkilere bastırma dürtümü kontrol altına almaya çalışıyordum. İfadesi birden koyulaşmıştı, düşüncelerimi okuyabildiğinden emindim. Boğazımı temizleyip elimdeki portakallı votkalı kokteylden bir yudum aldım.

“Sakın bunu hikâyelerinden birinde yazma,” dedim. Kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez soluğumu tuttum.

Kısık bir sesle, “Hikâyelerimi okudun mu?” diye sorup öne doğru bir adım attı. Barın olduğu yerdeki karanlık köşede ikimiz de sessizce bekledik fakat o anda bize doğru yöneltilen bakışları üzerimde hissettim. Kalabalığın eşlik ettiği elektro dans şarkısını birlikte haykırıyormuşuz gibiydi. Bir adım geri gittim.

“Hayır fakat bir kez yazan her zaman yazar, değil mi?” dedim düz bir ifadeyle. Açıklamam sırıtmasına sebep olmuştu. Beni o aptal ağına düşüren, ona teslim olmamı sağlayan sırıtışı. Kendimi onun o sırıtışından nefret ettiğime ikna etmiştim. Ta ki bu âna kadar, gerçekliğin asla sızmadığı o sapkın fantezilerimde değil de gerçekten gördüğüm şu âna kadar.

“Hiç onlardan oku…” diye sormaya başlamıştı ki erkek kardeşim araya girdi.

“Meep, gitmem gerekiyor. Şimdi geliyor musun ya da başka bir şeyle mi döneceksin?” diye sordu Rob. Bakışlarını üzerimden ayırmadı.

“Herkes gidiyor mu? Elle nerede?” diye sordum.

“Onlar da ayrılmak üzereler fakat Fasulye sıvışacaklarını söyledi. Öyle balonlu ya da pirinç atmalı şeyler olmayacakmış.”

“Pekâlâ, teknik olarak şu pirinç atma işini yapamayız zaten çünkü çekimlerini yaptığım son düğünde buna izin verilmemişti,” diye belirttim.

“Onun yalnızca Katolik kiliselerinde uygulandığından kesinlikle eminim,” dedi Jensen.

Bakışlarımı hemen ona çevirdim; yok olduğunu düşündüğüm öfkemse bir anda geri gelmişti. “Bu işleri bilirsin tabii,” deyip kardeşimi kolundan çekerek uzaklaşmaya çalıştım.

“Seni görmek güzeldi, adamım,” dedi Rob omzunun üzerinden seslenerek.

“Kesinlikle. Harikaydı,” diye homurdandım kısık bir sesle. Rob tepkim karşısında gülerken Jensen’ın çenesi seğirmişti.

“Gerçekten de iyi anlaşıyormuş gibi görünüyordunuz,” dedi Rob bizi duyamayacakları kadar uzaklaştığımızda.

“Evet, ne demezsin? Bütün bu hareketler güzel bir gösteri içindi,” diye yanıtladım elimi hareket ettirerek.

“Bundan, annemin taşınmandan ona bahsettiğini çıkarıyorum.”

“Kesinlikle söyledi,” deyip iç çektim. Oliver ile Estelle’in bulunduğu yere, otelin ön kısmına geldik. İkisi de ayakta, kolları birbirlerine dolanmış şekilde konuşuyorlardı. “Dünyadaki en güzel çift olmalılar,” dedim. Rob da başını sallayarak onayladı.

“İşte bu, aşkın neye benzediğini çok güzel gösteriyor.”

“Evet, gösteriyor değil mi?” deyip gülümsedim. Estelle’in ışıltıyla parıldayan gözleri benimkilerle buluştuğundaysa gülümsemem daha da artmıştı. Estelle yanında Oliver’la birlikte sevinçle cıyaklayarak bize doğru yürüdü.

“Her şey için çok teşekkür ederim,” deyip kollarını bana dolayarak beni Rob’dan uzaklaştırdı. Hafifçe geriye çekilip yüzümü iyice inceledi. Sanki yüzümdekilerin bir listesini yapıyor gibiydi. Gözlerimde yaşlar birikmeye başladığında ağlayacağımı çok iyi biliyordum. Bu gece balayını geçirmek için İtalya’ya gidiyorlardı ve ben de birkaç gün içinde New York’a gidecektim. Bu bizim birlikte olduğumuz son günümüzdü. Eğer Estelle’in düğününe katılamamış olsaydım yemin ederim peşlerine takılmak için Oliver’a yalvarırdım.

“Seni çok özleyeceğim,” deyip kollarımı tekrar ona sardığımda ağlamamak için kendimi çok zor tuttum. “Senin için gerçekten çok mutluyum, Elle. Bu son birkaç yılda yaşadığın tüm o zorluklardan sonra beyaz atlı prensinle evlendin.”

“Seni çok seviyorum dostum… Çok ama çok.” Birlikte ağlıyorduk.

“Dramatik olmayı bırakın,” dedi Rob ikimizi de güldürerek. “Balayından döndüğünde Estelle bulduğu ilk uçağa atlayıp soluğu New York’ta almayacakmış gibi davranıyorsunuz.”

Estelle gülmeye başlamıştı. Hemen ardından Oliver ona katıldı. “Kesinlikle öyle yapacağım,” dedi Estelle geriye çekilip gözyaşlarını sildi.

“Yapsan iyi olur,” dedim yüzümü silerek. “Sen de gelebilirsin, Fasulye,” diye ekledim Oliver’a bakarak. Başını sallayıp kıkırdamaya başladı.

“Bu şansı hayatta kaçırmazdım zaten,” dedi. “Onlara dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceksin, Meep.”

“Biliyorum,” deyip üçünün de gülmesine sebep oldum.

Birbirimizle vedalaşmayı bitirdikten sonra otel görevlisi arabayı getirince onlara arabaya kadar eşlik ettik.

“Sana ne kadar baştan çıkarıcı olabileceğimi bir an önce göstermek için sabırsızlanıyorum,” dedi Oliver, Estelle için arabanın kapısını açtığında.

“Biz bunları duymak zorunda mıyız?” diye bağırdım.

Oliver birden kahkaha atmaya başladı ve bana doğru dönüp göz kırptı. “Seks hayatımız hakkındaki şeyleri duymaktan hoşlandığını biliyorum.”

“Senden değil!” dedim gülerek.

Omuz silkti. “Kaynağın kim olduğu fark etmez, haber her zaman aynıdır. Onun dünyasını sallıyorum. Sonuç bu.”

Onlar arabaya binip oradan uzaklaşmadan önce son bir kez daha birlikte güldük.

“Sen iyi olacak mısın?” diye sordu Rob biz orada arabamızın gelmesini beklerken.

“Evet,” deyip soluk aldım. “Heyecanlıyım. Yani demek istediğim, ailemi ve arkadaşlarımı özleyecek olmama rağmen heyecanlıyım.”

“Olmalısın. Bundan daha çok istediğin bir şey olduğunu düşünmüyorum.” O konuşurken omzumun üzerinden baktım. Victor ve Jensen’ın ellerinde içecekleriyle birlikte lobide konuştuklarını fark ettiğimde başımla onayladım.

“Ama ben istediğim başka bir şeyin olduğunu düşünebiliyorum,” dedim sessizce.

 

 

[1] (İng.) Gürültücü anlamına gelen bir lakap olarak kullanılmıştır.

[2] Hızlı koşması ve Meep Meep sesi çıkarmasıyla ünlü çizgi karakter.

[3] Şarkıcı Britney Spears’ın saçını kestirdiği döneme gönderme yapılıyor.