HİÇBİR TÜRE YABANCI KALMAZ!

Tatil İçin Polisiye, Hem de İskandinav!

Yoruma Kapalı

Bu yaz kendinize bir kıyak geçin ve bol bol kitap okuyun. Camilla Grebe’nin polisiye romanı İhanet de bu kitapların arasında olsun…

Tanrı’ya yakında başka bir savaş çıkarması için dua ettim ama büyük umutlar beslemiyordum, çünkü annem bana çok önce, Tanrı’nın aslında fakirleri yerlerinde tutmak için kapitalistlerin uydurduğu bir yalan olduğunu söylemişti.

Haydarpaşa Kitap Günleri’nde denk geldiğim söyleşisinde Enis Batur kütüphanelerden, kitap biriktirme hastalığından vs bahsetmişti. Bir arkadaşı ile bin kitaplık bir liste oluşturmak üzerine konuşmuşlar ve kendi listesinde kimlerin, hangi konuların yer alabileceğini düşünmüş. Bir süredir benim de kafamı kurcalayan bu kitap biriktirme açgözlülüğü bir kez daha aklıma takılmış oldu bu söyleşi sonunda. Ömrümün sonuna kadar okumayı bırakmayacağımı bilsem de merak ettiğim bütün kitapları bitiremeyeceğim gerçeğini kabul etmem lazım. Sürekli yeni konular ve yazarlar eklendiği için listem daha da vahim bir hal alıyor doğrusu. Acaba benim bin kitaplık bir listem olsa içinde neler olurdu diye söyleşi boyunca düşünürken daha ilk başta polisiye kitapların bazıları mutlaka yer alır kararına vardım. Son okuduğum kitap sonucunda bu polisiyelerin içinde İskandinav eserlerinden de bulunması kaçınılmaz oldu.

Bir cinayet soruşturması tıpkı bir hayat gibiydi; başlangıcı, ortası ve sonu vardı. Ve tıpkı hayatta olduğu gibi, bitene dek hangi noktada durduğunuzu asla bilemezdiniz. Bazen daha henüz başlamışken biter, bazen de sonsuza dek sürecekmiş gibi görünürdü, ta ki vakti dolup ölene ya da vazgeçilene dek.

Aradaki tek fark, hayatın aksine bir soruşturmada asıl meselenin bu pisliğin sonuna ulaşmak olduğuydu ama bazen hayatta da aynı şey geçerli mi diye merak ederdim.

Sayfalarındaki aksiyondan ve hareketten dolayı bize çok heyecanlı gelen, elimizden bırakamayacak denli sürükleyiciymiş hissine kapıldığımız bir çok polisiye kitap var ve İskandinav polisiyesi bu cafcaflı unsuru çok sık bir şekilde kullanmıyor belki ama benim gibi psikolojiyi sevenler için çekici gelebilecek ayrı bir tarzı var. Zira karakterlerin kişilikleri, ruh halleri, geçmiş yaşantılarından gelen travmaları kuzey bölgelerinin polisiye romanlarında daha bir yer teşkil ediyor. Cinayetleri, bunları işleyen katilleri ve peşlerine düşüp araştıran kişileri bazen iç sesleriyle, bazen de başkasının gözünden okuyup olayları çözmeye doğru ilerlemek durgun gibi görünse de keyfi daha bir başka oluyor.

İnsan barışçıl mı, yoksa cani bir hayvan mıydı? Bu sorunun başlı başına tuhaf olduğunu düşünmüştüm. İnsanların gezegendeki en tehlikeli hayvan olduğuna hiç şüphe yoktu. Sürekli avlanıyor ve öldürüyorduk, üstelik yalnızca diğer canlı türlerini değil, kendi türümüzdekileri de. Üstümüzdeki medeniyet zarı Janet’ın sürmeye bayıldığı o cafcaflı oje kadar ince ve kozmetikti. 

Yabancı Yayınları’ndan çıkmış olan Camilla Grebe’nin romanı İhanet de böyle bir kitap işte. Karlı bir havanın, gri bir gökyüzünün hakim olduğu Stockholm’de kimliği bilinmeyen bir kadının cesedi, ünlü bir giyim mağazası zincirinin CEO’su Jesper Orre’nin evinde bulunur. Ev sahibi olmasının yanı sıra kayıplara karışmış olması Orre’yi bir numaralı şüpheli yapmaktadır. Olayların merkezinde bu cinayet araştırılırken kitabın üç anlatıcısı kendi hikayelerini de anlatmaktadırlar.

Bir cinayet işlenmişti.

Yine bir cinayet işlenmişti.

Uzun yıllar önce, henüz acemi bir cinayet masası dedektifiyken cinayet mahalline her çağrılışımda içimde bir coşku uyanırdı. Ölüm, aydınlatılması gereken bir gizem demekti, tıpkı çözülmesi gereken dolaşmış bir iplik gibi. O zamanlar her şeyin çözülebileceğini ve açıklanabileceğini düşünürdüm. Yeter ki o enerji, o gayret olsundu; hangi iplerin hangi sırayla çekileceği bilinsindi. Gerçeklik, karmaşık bir iplik tomarından öte değildi.

Kısacası gerçek ortaya çıkarılabilir, ona hükmedilebilirdi.

Şimdiyse bilemiyorum. 

Çevreci, aktivist bir annenin çocuğu olan Peter Lindgren, geçmişte yaşadıklarının büyük etkisiyle başka insanlarla yakın bağ kurma konusunda sıkıntı yaşayan bir dedektiftir. Küçüklüğünde annesinin eylemlerinde basit görevlere alarak vakit geçirmiş olmasına rağmen hiçbir şeye ve kimseye bir sorumluluk duyamamakta, içi boş bir kabuk gibi yaşamaktadır. Karşısındaki kızın uğraşları ile bir süre birliktelik yaşamış ve hatta bir de çocuk sahibi olmuştur ama ne ilişkiyi devam ettirebilmiş ne de oğluna babalık yapabilmiştir. Kısacası hayattaki tek amacı üzerine aldığı davaları çözmek ve akşamları bira eşliğinde spor kanallarına bakmaktır. On yıl önce aldığı ama çözemediği bir davaya benzeyen Orre davası onun açısından bambaşka sonuçlar doğuracaktır.

Bir insanın kontrolünü tıpkı bir çantayı veya bir şişeyi yere düşürmesi gibi kaybettiğini düşündüm ama eğer onu düşürdüysen neden eğilip yerden alamıyordun? 

On yıl önceki o meşhur davada danışman olarak görev alan Hanne Lagerlind-Schön, kimseye belli etmemek için büyük uğraş verdiği demans hastalığına yakalanmış ve hafızası onun için boşluklarla dolu bir alana dönmeye başlamıştır. Hanne daha hastalığa yakalanmadan önce eşinden duygusal olarak uzaklaşmış hatta hisleri nefrete dönmüştür ama bir şekilde onunla yaşamaya devam etmektedir. Orre olayının eski davaya benzerliğinden dolayı polis teşkilatının tekrar kendisine başvurması hayatında büyük değişiklikler yaratacaktır. Bir yandan hastalığının anlaşılmaması için verdiği çaba, bir yandan eşiyle olan hayatının yaşattığı öfke ve dayanılmaz azap, bir yandan ise dava ve birlikte çalıştığı insanlarla ilişkileri Hanne açısından zorlu bir mücadele olacaktır.

Neden beni seçtiğini hiç anlayamamıştım. Sınıfımda benden daha güzel, daha havalı o kadar çok kız vardı ki… Ona karşı kışkırtıcı davranacak kadar özgüvenleri de vardı. 

Son anlatıcı olan Emma ise hikayesini şimdiki zamandan iki ay öncesinden bize anlatmaktadır. Emma, Jesper Orre’nin CEO’su olduğu giyim markasının mağazalarından birinde çalışmaktadır. Teyzelerinden birinden kalan bir evde yaşayan Emma, mali açıdan pek de parlak durumda değildir. Onu hayata bağlayan tek şey Jesper Orre ile olan ilişkisidir. Herkesten gizli şekilde yaşadıkları bu ilişki Jesper’ın evlilik teklifi ile ciddi bir boyut kazanır. Ama nişan gecesi akşamı Jesper kayıplara karışınca Emma ne yapacağını şaşırır.

Annem pervanenin altında sigarasını içerken, “Hayat kaybetmek üzerine kuruludur,” derdi. Doğduğumuzda hepimizde olan masumiyetin kaybı, sevdiğimiz insanların kaybı; sağlığımızın, fiziksel becerilerimizin ve en sonunda, elbette hayatlarımızın kaybı…

Her zamanki gibi haklıydı.

Son bölümlere kadar katil ortaya çıkmadığı gibi kurbanın da kim olduğunu sonlara kadar keşfedemeyeceğiniz İhanet’te olaylar yavaş ama emin adımlarla ilerliyor. Okudukça Peter, Hanne, Emma’yı birçok yönden öğreniyor, tanıdıkça sanki arkadaşınız ya da bir yakınınız gibi bir bağ kuruyorsunuz. Onları tanırken cinayeti kimin işleyebileceği, kurbanın kim olabileceği üzerine türlü çeşit varyasyon üretiyorsunuz. Gittiğiniz veya gideceğiniz tatilinizde, çalışmak zorunda kalmışsanız akşam yatmadan önce keyifle okuyabileceğiniz bir kitap yazmış Camilla Grebe. Bu kitapla iyi vakit geçirmenizi dilerim…

Kaynak: Kitapeki – PERGE DÜNDAR ON