HİÇBİR TÜRE YABANCI KALMAZ!

WARCROSS | MARIE LU

Yoruma Kapalı

 

17076971_737244313122981_3362600737228980224_n

 

Merhaba! Biliyorsunuz ki dün akşam saatlerinde, Marie Lu’nun yeni kitabının kapak görseli paylaşıldı. Kapak görselini heyecanla bekleyenlerin arasında biz de vardık. Çünkü Warcross’u yurtdışıyla aynı anda okuyabileceksiniz. Ekim ayında, Yabancı Yayınları logosuyla raflarda göreceğiniz Warcross’tan ufak bir bölüm paylaşmak istedik sizlerle. Keyifli okumalar! <3

 

Ava çıkmak için fazlasıyla soğuk bir gündü.

Titreyerek atkımı daha da yukarıya çekerek ağzımı kapattım ve kirpiklerime yapışmış birkaç kar tanesini sildim. Ardından botumu elektrikli kaykayıma hızla vurdum. Kaykayım eski ve kullanılmıştı, tıpkı sahip olduğum diğer her şey gibi; mavi renkli boyası alttaki ucuz gümüş renkli plastiği meydana çıkaracak şekilde neredeyse tamamen sıyrılmıştı fakat henüz pert olmuş değildi ve ayağımı daha sert bastırdığımda iki arabanın arasından geçmeye çalışırken nihayet beni ileri doğru iterek harekete geçti. Parlak gökkuşağı renkli saçlarım suratıma savruldu.

“Dikkat etsene!” diye bağırdı aracın şoförü, ben arabasının yanından geçtiğimde. Omzumun üzerinden baktığımda yumruğunu havaya kaldırmış bana doğru salladığını gördüm. “Neredeyse bana çarpıyordun!”

Ona arkamı dönerek görmezden geldim. Genellikle bundan daha kibar bir insandım ya da en azından seslenip bir özür dilerdim. Fakat bu sabah, uyandığımda, dairemin kapısına yapıştırılmış sarı bir kâğıt parçası vardı; üzerine hayal edebileceğiniz en büyük harflerle şu yazılmıştı:

 

BORCUNU ÖDEMEK YA DA DAİREYİ BOŞALTMAK İÇİN 72 SAATİN VAR

 

Demek istediği: Kiramı neredeyse üç aydır ödememiştim. Bu yüzden eğer 3450$ bulamazsam, haftanın sonunda kendimi bir evsiz olarak sokakta bulacaktım.

Bu durum kimin olsa gününü bok ederdi.

Rüzgâr yanaklarımı sızlattı. Gökdelenlerin ardında gökyüzü griydi ve birkaç saat içinde bu yağan kar tipiye dönüşecekti. Sokaklar arabalarla doluydu ve bitmek bilmeyen stop lambalarından oluşan bir kuyruk halinde, her yerden yükselen korna sesleriyle buradan Times Meydanı’na kadar uzanıyordu. Trafik polisinin düdüğünün zaman zaman yükselen sesi, gürültünün üzerine çıkıyordu. Hava egzoz kokusu ve yakındaki bir havalandırma ızgarasından yükselen buharla yoğunlaşmıştı. Kaldırımlar yukarı aşağı yürüyen insanlarla doluydu. Okuldan eve dönen öğrencileri tespit etmek kolaydı; sırt çantaları ve kocaman kulaklıklarıyla kalabalığın içinde göze batıyordular.

Teknik olarak benim de onlardan biri olmam gerekiyordu. Bu sene üniversitedeki ilk yılım olacaktı. Fakat babam öldükten sonra dersleri kırmaya başladım ve birkaç yıl önce de okulu tamamen bıraktım. (Tamam tamam… aslında atıldım. Fakat yemin ederim zaten ben bırakacaktım. Bu konudan, sonra daha ayrıntılı olarak bahsedeceğim.)

Yeniden telefonuma baktım, düşüncelerim yeniden ava odaklanmıştı. İki gün önce şu mesajı almıştım:

 

New York Polisi Müdürlüğü UYARI!

Martin Hamer için yakalama kararı.

Ödeme 5000$.

 

Polis memurları bugünlerde sokaklarda artan suçlardan ötürü öylesine meşguldüler ki Warcross oyununda iddia oynayan, para çalan ve aynı zamanda iddia oynayabilmek için gereken parayı bulmak amacıyla uyuşturucu satan Martin Hamer gibi önemsiz suçluları kendi başlarına yakalayacak vakitleri yoktu. O yüzden polis teşkilatı haftada bir, bu gibi bir mesaj yayınlıyordu; söz konusu suçluyu yakalayabilecek kişiyi ödüllendirme sözü.

İşte tam o noktada ben devreye giriyordum. Ben bir ödül avcısıydım; Manhattan’daki birçok avcıdan biriydim ve Martin Hamer’ı diğer avcılardan önce yakalamak için uğraşıyordum.

Zor zamanlar geçirmiş herkes, aklımda sürekli rakamların dönüp durmasını anlayacaktır. New York’ta en kötü apartmanın kirası: 1150$. Bir aylık mutfak masrafı: 180$. Elektrik ve internet: 150$. Makarna, ramen ve Spam paketlerinin kilerimde kalmış miktarı: 4. Ve böyle gidiyor. Hepsinin üzerine bir de 3450$ ödenmemiş kira var ve 6000$ da kredi kartı borcu.

Banka hesabımda kalan dolar miktarı: 13$.

Benim yaşımdaki bir kızın normalde endişe edeceği şeyler değildi bunlar. Sınavlarım için kafayı yiyor olmalıydım. Ödev teslimleri. Vaktinde uyanabilmek.

Fakat normal bir ergenlik yaşamadım.

Beş bin dolar aylardır karşıma çıkan en yüksek ödül miktarıydı. Benim için dünyadaki en büyük para miktarı da denilebilirdi bu rakam için. Bu yüzden, son iki gündür, şu adamın izini sürmekten başka bir şey yapmadım. Bu ay peş peşe dört ödülü kaçırdım. Bunu da kaçırırsam başım gerçekten belaya girecek.

Yol beni doğruca, yayaların arasında sıkışıp kalmama neden olan Times Meydanı’na girmeye zorladığında, turistler her zaman sokakları dolduruyorlardı, diye düşündüm. Kaykayımın arkasına doğru bastırıp durdum ve geri geri gitmeye başladım. Giderken yeniden telefonuma göz attım.

Birkaç ay önce New York’taki Warcross oyuncularının ana dizinini hacklemeyi başarmış ve haritaları telefonuma yüklemiştim. Zor değildi, tabii dünyadaki herkesin bir şekilde birbirine bağlı olduğunu unutmazsanız. Sadece vakit alıyordu. Bir hesaba girmenin yolunu bulurdunuz, sonra onun arkadaşlarına erişir, oradan da onların arkadaşlarına ve sonunda, New York’taki herhangi bir oyuncunun izini sürebilirdiniz. Artık nihayet hedefimin fiziksel olarak nerede olduğunu tespit etmiştim fakat telefonum pili ömrünün sonuna çok yaklaşmış eski püskü bir şeydi. Enerji tasarrufu yapabilmek için sürekli uyku moduna geçmeye uğraşıp duruyordu ve ekran öyle karanlıktı ki zar zor bir şey görebiliyordum.

“Uyan,” diye söylendim, piksellere gözlerimi kısıp bakarken.

Nihayet telefon acınası bir ses çıkardı ve haritamın üzerindeki kırmızı işaret güncellendi.

Kalabalıktan uzaklaştım ve topuğumu hızla kaykayıma bastırdım. Bir an için dirense de ardından ileri doğru atıldı; yürüyen insan kalabalığı içinde bir nokta.

Times Meydanı’na ulaştığımda dev ekranlar kule gibi tepemde yükseliyor,  ses ve neon ışıklar dünyası etrafımı sarmalıyordu. Her bahar, Resmi Warcross Şampiyonası devasa bir törenle başlar ve Warcross’un yıldızlar karması tarzındaki açılış turunda en iyi dereceye sahip iki takım oyuncuları yarışırdı. Bu yılın açılış töreni bu gece Tokyo’da yapılıyordu, bu nedenle tüm ekranlar Warcross ile alakalıydı; ünlü oyuncuları, reklamları ve geçen yılın en önemli görüntüleri dönüp duruyordu. Frankie Dena’nın en yeni, çılgın müzik videosu binalardan birinin yanındaki ekranda gösteriliyordu. Warcross avatarı gibi giyinmişti; sınırlı sayıda üretilmiş bir kostüm ve parıltılı ağla kaplı bir pelerin ve pembe takım elbise giymiş bir grup adamla dans ediyordu. Ekranın olduğu yerin aşağısında bir grup heyecanlı turist sahte bir Warcross kostümü giymiş elemanın birisiyle fotoğraf çekmek için poz veriyordu.

Bir başka ekranda bu akşamın açılış töreninde karşılaşacak beş yıldız oyuncu gösteriliyordu. Asher Wing. Kento Park. Jena MacNeil. Max Martin. Penn Wachowski. Başımı çevirdim ve onlara imrenerek baktım. Her biri tepeden tırnağa sezonun en moda kıyafetlerini giymiştiler.  Bana doğru gülümsüyordular, ağızları adeta tüm şehri yutabilecek kadar büyüktü ve baktığım sırada hepsi kutu kolalarını havaya kaldırarak bu oyun sezonundaki içecek tercihlerinin Coca-Cola olduğunu gösteriyordular. Ekranın alt kısmında kayan bir yazıda şöyle yazıyordu:

 

Yıldız Warcross Oyuncuları Tokyo’ya vardı, Dünya Hâkimiyeti İçin Harekete Hazırlar

 

Sonra kavşağa geçtim ve küçük bir yola saptım. Hedefimin telefon ekranımda görünen kırmızı noktası yeniden yer değiştirdi. Görünüşe göre Otuz Sekizinci Sokağa dönmüştü.

 

Birkaç sokak daha trafik içinde ilerledikten sonra bir gazete bayisinin yanındaki kaldırımın kenarında durdum. Kırmızı noktanın yeri karşımda duran binada, tam olarak bir kafenin kapısının üst kısmında dolanıp duruyordu. Atkımı aşağıya doğru çekiştirdim ve rahat bir nefes verdim. Nefesim buz gibi havayı buğulandırdı. “Yakaladım seni,” diye fısıldadım, beş bin dolarlık ödülü düşünürken kendi kendime gülümseyerek. Elektrikli kaykayımdan indim, askılarını çekip aleti omzumun üzerinden savurarak sırt çantamın üzerine astım. Kaykayım kullanılmaktan dolayı hâlâ sıcaktı ve kapüşonlu eşofmanımın üzerinden sırtıma doğru sızan ısı memnuniyetle sırtımı germeme neden oldu.

Gazete bayinin yanından geçerken dergilerin kapaklarına göz attım. Kapaklara bakınıp en sevdiğim insan hakkında olan biteni takip etmek gibi bir âdetim vardı. Her zaman bir şeyler olurdu. Beklenildiği üzere dergilerden biri ona dikkat çekecek şekilde yer vermişti: Uzun boylu genç bir adam ofisinde yayılmıştı, koyu renk pantolon ve jilet gibi ütülenmiş bir gömlek giymişti, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı ve yüzü gölgede kalıyordu. Altında Warcross’un sahibi Henka Games firmasının logosu yer alıyordu. Başlığı okumak için durdum.

 

HIDEO TANAKA 21 YAŞINA BASIYOR | Warcross’un Yaratıcısının Özel Hayatına Bakış

 

İdolümün adını okumamla beraber kalbim tekledi. Durup derginin sayfalarını karıştıracak vaktimin olmaması çok kötüydü. Belki daha sonra. İstemeyerek arkamı döndüm, sırt çantamı ve kaykayımı düzelttim ve başımı kapatmak için kapüşonumu çektim. Önünden geçerken cam pencereler eğri büğrü bir beni yansıtıyordu; yüzüm uzamış, koyu renkli kot pantolonun fazla uzun ve dar görünüyor, siyah eldivenler, eskimiş botlar, rengi solmuş kırmızı atkımı etrafına doladığım siyah kapüşonlum da görüntüyü tamamlıyordu. Bu yansımadaki kızı bir derginin kapağında hayal etmeye çalıştım.

Aptal olma. Kafenin girişine doğru ilerlerken bu saçma sapan düşünceyi aklımdan uzaklaştırarak, sırt çantamın içindekileri listeleyerek kontrol etmeye odaklandım:

  1. Kelepçeler
  2. Kablo fırlatıcı
  3. Uçları çelik kaplanmış eldivenler
  4. Telefon
  5. Yedek kıyafet
  6. Şok tabancası
  7. Kitap

 

İlk avlarımdan birinde, şok tabancamı (#6) üzerinde kullandıktan sonra hedeflerimden bir tanesi üzerime kusmuştu. O zamandan beri yedek kıyafet (#5) bulunduruyordum. İki hedefim beni ısırmayı başarmıştı, bu nedenle olduğum birkaç tetanos aşısından sonra çantama eldivenleri (#3) ekledim. Kablo fırlatıcı (#2) ulaşması zor yerler ve yakalaması zor insanlar için. Kelepçeler (#1), pekâlâ, bunu açıklamaya gerek yok.

Ve kitap (#7) avım için uzun süre beklemem gerekecek zamanlar için. Pilimi yemeyecek bir eğlence her zaman yanımda taşımaya değerdi.

Kafeye adımımı attım, etrafımı saran ısıyla rahatladım ve telefonumu yeniden kontrol ettim. Müşteriler hamur işlerinin sergilendiği bir tezgâh boyunca sıraya girmiş, dört otomatik kasiyerden birisinin kendileriyle ilgilenmesini bekliyordular. Dekorasyon amaçlı kitap rafları duvarları süslüyordu. Bir grup öğrenci ve turist masalarda oturuyordular. Telefonumun kamerasını onlara doğru tuttuğumda başlarının üstlerinde isimlerini görebiliyordum; bunun anlamı hiçbirisi kendilerini Özel duruma almamıştı. Hedefim bu katta değildi.

Rafları geçerek dikkatimi masalara verdim. Çoğu insan etraflarına gerçekten asla göz atmıyor; herhangi birisine yan masalarında oturan kişinin ne giydiğini sorun, büyük ihtimalle söyleyemeyecektiler. Fakat ben söyleyebilirdim. Kahve sırasındaki her bir kişinin kıyafetlerini ve tavırlarını tek tek sıralayabilirdim, her masada tam olarak kaç kişinin oturduğunu söyleyebilirdim, omzu biraz fazla çökük şekilde oturan birisinin ya da tek kelime etmeden yan yana oturan iki kişinin ya da hiç kimseyle göz temasına girmemeye özen gösteren adamın varlığından söz edebilirdim. Bir sahneyi, adeta bir fotoğrafçının bir manzarayı incelediği gibi inceleyebilirdim; gözlerimi rahat bırakıp, bir kerede tüm görüntüyü gözlemliyordum, ilgi noktalarını araştırıp tümünü hatırlayabilmek için küçük kareler halinde hafızama alıyordum.

Düzeni bozanı arıyor, göze batanı bulmaya çalışıyordum.

Koltuklarda oturmuş bir şeyler okuyan dört çocuğa gözüm takıldı. Bir süre onları izleyip ne hakkında konuştuklarına dair ya da aralarında değiş tokuş ettikleri pullarla ya da telefonla ilgili ipuçları yakalamaya çalıştım. Hiçbir şey olmadı. Dikkatim ikinci kata çıkan merdivenlere kaydı. Başka avcıların da bu hedefe yaklaştıklarına şüphe yoktu; ona herkesten önce ulaşmalıydım. Merdivenleri tırmanırken adımlarım hızlandı.

Yukarıda hiç kimse yoktu ya da öyle görünüyordu. Fakat sonra uzak köşedeki kitaplığın arkasında kalmış, merdivenin oradan neredeyse görünmesi imkânsız bir masada oturan iki kişinin alçak seslerini işittim.  Sessiz adımlarla yaklaştıktan sonra rafların arasından bir bakış attım.

Burnunu kitabın sayfaları arasına gömmüş bir kadın oturuyordu masada. Tepesinde bir adam dikilmiş gergin bir şekilde ayaklarını sürüyordu. Telefonumu onlara doğru kaldırdım. Beklenildiği üzere her ikisinin de profilleri Özel olarak ayarlanmıştı.

Beni görememeleri için duvarın yanına doğru kayarak onları yakından dinledim.

“Yarın akşama kadar vaktim yok,” dedi adam.

“Üzgünüm,” diye yanıt verdi kadın. “Fakat yapabileceğim pek bir şey yok. Patronum o türden bir para miktarı için fazladan güvenlik önlemi almadan hareket etmez, özellikle de polis senin için bir yakalama emri çıkartmışken.”

“Söz vermiştin.”

“Üzgünüm, beyefendi.” Kadının ses tonu sakin ve alaycıydı, sanki bunu daha önce defalarca söylemek zorunda kalmış gibiydi. “Oyun sezonu başladı. Güvenlik güçleri alarmda.”

“Sende üç yüz bin pulum var. Bunun ne kadar para ettiğine dair bir fikrin var mı?”

“Evet. Bunu bilmek benim işimin bir parçası,” diye cevap verdi kadın en duygusuz ses tonuyla.

Üç yüz bin pul. Bu şu anki takas oranıyla yaklaşık iki yüz bin dolar ediyordu. Yüksek miktarda oynayan birisiydi bu. Warcross üzerine bahis oynamak Birleşik Devletler’de yasadışıydı; hükümetin sanal suçlarla ve teknolojiyle başa çıkabilmek adına hızla kanunlaştırdığı yeni bir sürü yasadan biriydi bu. Eğer Warcross’ta bir bahis kazanırsanız, pul adı verilen krediler kazanıyordunuz. Fakat olay şuydu; bu pulları ya çevrimiçi olarak alabilirdiniz ya da buradaki kadın gibi bir muhbir aracılığıyla sanal ortam dışında, gerçek bir yerde alabilirdiniz. Pullarınızı onun aracılığıyla takaslardınız. Bunun karşılığında o da size, kendi patronunun payını kestikten sonra gerçek para verirdi.

“O benim param,” diye ısrar ediyordu artık adam.

“Kendimizi korumak zorundayız. Fazladan uygulanması gereken güvenlik önlemleri zaman alıyor. Yarın akşam geri gelebilirsiniz ve pullarınızın yarısını takas edebiliriz.”

“Size, yarın akşama kadar vaktim olmadığını söyledim. Şehri terk etmem gerekiyor.”

Konuşma aynı şekilde tekrarlandı. Dinlerken nefesimi tuttum. Kadın, adamın kimliğini doğrulamıştı.

Gözlerimi kıstım ve dudaklarım aç bir sırıtışla kıvrıldı. İşte, o an bir av için topladığım tüm ipuçlarının bir araya geldiği ve hedefimin tam karşımda benim yakalayabilmem için durduğu andı. Bulmacayı çözdüğüm an.

Yakaladım seni.

Konuşmaları daha telaşlı bir hal alırken, telefonuma iki kere tıklayarak polise bir yazılı mesaj gönderdim. Şüpheli göz altında. Neredeyse anında bir cevap aldım.

NYPD UYARILDI.

Şok tabancamı sırt çantamdan çıkardım. Bir an için tabanca sırt çantamın fermuarının köşesine takılarak küçücük bir sürtünme sesi çıkardı.

Konuşma bir an için durdu. Başlarını kaldırarak kitaplığın rafları arasından hem kadın hem de adam, arabanın farlarında kalmış bir geyikmişim gibi bana doğru baktılar.  Adam suratımdaki ifadeyi gördü. Yüzü ince bir ter tabakasıyla kaplıydı ve saçları alnına yapışmıştı. Bir saniye kadar bir süre geçti.

Ateş ettim.

Adam fırladı…